Takip Et:

Yılın Son veya İlk Seyahati I

Söz verdiğim gibi düzenli yayın hayatıma geri dönüyorum.

Yazılarımı yeni bir ortamda yazacağım artık, böylece evdeki bütün dikkat çelici unsurlardan uzak olacağım. Urban Station’ı duymuşsunuzdur. Dışarıdan bakıldığında kafe gibi gözükse de, içeriye girince oldukça farklı olduğunu görüyorsunuz. Herkes bir masaya kurulmuş önünde bilgisayarı sessizce çalışıyor. Bir köşede istediğiniz gibi faydalanabileceğiniz kahve-croissant köşesi, toplantı salonu ve telefon kabiniyle bir ofiste olması gereken herşey var. Bizim sokağa ilk açıldığında ben ”kim gelip çalışacakki burada” gibi saçma tutucu bir tavır almıştım. Ancak yanılmışım. Bugün geldiğimde içerisi doluydu. Free lance ya da home office çalışanlar için çok rahat. Urban Station‘ı herkese tavsiye ederim, cüzi bir miktara sizi ofis sahibi yapıyorlar. Linki tıklayarak web sitesini ziyaret edip, detaylı bilgi alabilirsiniz.

Neyse biz gelelim kendi konumuza. Yeni yıla nasıl girersen öyle geçer kanısı her ne kadar külliyen yalan olsa da, biz her sene şansımızı denemekten kendimizi alamıyoruz. Ne yapsak da çok eğlensek sorusu kasım ayından itibaren aklımızı meşgul ediyor. İstanbul gece hayatının gitgide kalitesizleşmesi de ev partileri ve yurtdışı programlarını tercih ettiriyor. Biz ikinci şıkkı tercih edenlerdeniz.

10 küsür sene önce yılbaşını geçirmek üzere aralığın son haftasında Hamburg’a gitmişliğim olduğundan bir Avrupa ülkesinde yılbaşı temasını çok iyi biliyorum. Noel ve akabininde yılbaşı kutlamalarının Hamburg sokaklarında in ve cinin top oynamasına sebep olduğunu, bir çok restoran ve mağazanın kapalı olduğunu görünce Milano tatilimiz için de mottomuz ”en kötü şarap, salam, peynir alır evde keyif yaparız” oldu. Neyseki beklediğimizden daha hareketli çıktı.

En lokal yerler kapalı olsa bile Noel’deki boşluk geçmiş, millet kendini sokaklara atmıştı.  Güzel havanın da bunda etkisi vardı herhalde. Güzel dediysem yağmurlu değil, yoksa buz gibi bir soğuk vardı. Hani fotoğrafta gökyüzü mavisi bile soğuktur ya, insanların burnu ve yanakları soğuktan kıpkırmızıdır. İşte her türlü kendini gösteren türden bir soğuk. Neyse hava su gibi small talk süjelerini geçelim çünkü benim anlatmam gereken çok güzel bir seyahat var.

Duomo - Milano

Genelde blog yazılarıma ilk günden başlarım. Ama bu sefer bir değişiklik yapıp sondan başlıyorum çünkü Tuğrul’la ikimizin gözünü döndüren ve hala aklımızdan çıkamayan Peck‘i sona bırakamazdım. Her şey İpek ve Ömer’in yılbaşı kutlamalarını onların evinde (Milano’da yaşıyorlar da) yapmaya davet edilmemizle başladı. Seyahatimizin ana teması da bu oldu. Milano’ya geldiğimizde bizi çok güzel yerlere götürdüler (ilerleyen günlerde onu da okuyacaksınız) ama bizde kayış Peck’te koptu. Devamlı bir Peck’e gideriz lafı dönüyordu, Sinan ‘Şütte’nin büyüğü’ olarak tanımlasa da, yakın bir tarif olmasına rağmen oldukça eksik kalıyor. Çünkü yılbaşı alışverişi için Ömer’in peşine takılınca gördük ki burası iyi yemek severlerin shangri-la’sı! (Shangri-la’yı da ilerleyen yazılarda bol bol duyacaksınız benden, şimdilik otel zinciri olması dışında James Hilton’ın Lost Horizon kitabında bir nevi cennet olarak geçmektedir, açıklamasını yapayım)

Peck’te çeşit çeşit peynir, salam, fırın ürünleri, mezeler, şaraplar, çaylar ve daha neler neler mevcut. İçeri girdiğimizde Tuğrul’la yutkunarak saygı duruşunda durup, etrafa saldırdık. Gerçi kalabalık biraz hızımızı kesse de sadece yılbaşı alışverişiyle kalmadık evimiz için de birşeyler kaptık. Hatta o kadar gözümüz döndü ki bir kısmını orda unuttuk. İnşallah yeni yılda bir şekilde onlara kavuşmayı umut ediyoruz.

Baktık çok sıra bekliyoruz 3’ümüz farklı kısımlara dağılalım bari dedik. Ben peynir bölümünü seçtim.

Peck fromaggi

Tezgahların önüne geçip sıranın size gelmesini bekliyorsunuz. Harrods’taki gibi numaralı kuyruk sistemi çok kullanışlı olabilirdi ama İtalyanlar medeni insanlar oldukları için sorun çıkmıyor. Kuyrukta beklerken de peynirleri izleyip şunu istiyorum şunu da, şunu da diye plan yapıyorsunuz. Önceden belirteyim Floransa’da alışık olduğum ucuzluk yok, ama kaliteye değiyor.

Peck Fromaggi II

Sol üst köşede gördüğünüz gorgonzola yediklerim arasında en güzeli diyebilirim. Sadece italyan peynirleri de yok, fransız, hollanda, isviçre vs. envai çeşit peynir mevcut.

Processed with VSCOcam with m5 preset

20 dakika sonra Tuğrul brioche ve panettoneleri, Ömer de salamları kapmış bir şekilde ortada buluşuyoruz. Görevler tamamlandı, ama ben Peck’i terk etmek istemiyorum. Bunun üzerine kasap bölümüne bir göz atıp şarap kavına geçiyoruz.

Processed with VSCOcam with g3 preset

Processed with VSCOcam

Etlerin kalitesi, keşke burada yaşasak dedirtiyor. Her ne kadar son seneler et restoranları moda olsa da satılan etler içler acısı. Otelde sipariş ettiğimiz etlerin kontrolunu yaparken yarısından çoğunu iade etmişizdir. Donuk (ya da buz mu denir) yanıkları, zedelenmiş etler, fazla taze olanlar, yeterince büyük ya da küçük olmayanlar, kötü durumdakiler… say say bitmez. Bunları görünce de sinirleniyorum, onlar yapabiliyor da biz neden yapamıyoruz?!

Processed with VSCOcam with m3 preset

Neyse bizim ülkemizde de son senelerde hak ederek başarılı olan şaraba geçelim de tadımızı kaçırmayalım. Aşağıda da çok geniş bir şarap kavı var. Sadece şarap değil, grappa, viski, vodka çeşitleri de var. Şaraplar da 20 euroya da 500 euroya  da kesenize göre bulabilirsiniz. Aynı şaraplar Almanya’da daha ucuz onu söyleyebilirim. Ancak Peck de Milano havaalanında daha ucuz, hem de neredeyse yarı yarıya. Yani size tavsiyem eğer Milano’dan şarap alacaksanız havaalanını tercih etmeyin, Peck’te 25 euroya aldığım Lucente, havalimanında 40 euroydu. Bizim havaalanında 12-13 euro olan Ruffino da 20 euro. Lucente, Düsseldorf’ta favori italyan lokantamız Saitta Vini’ye gittiğimizde hep içtiğimiz şarap. Ama ben değişik bir şey denemek istedim ve bu konuda da Ömer’e güvendik. Bize Il Bruciato 2009 önerdi. Her ne kadar ben değişiklik olsun diye Lombardy yöresinin bi şarabını denemek istemiş olsam da Toskana bizi her zaman mutlu etmesini başardı. Marchesi Antinori de aynı şekilde, muazzam Toskana şarapları üretiyor. Guada al Tasso arazisinden çıkan Il Bruciato’dan birkaç tık üstte olan Tignanello’dan çıkan şaraplar da efsanedir. Şarabımızı dün annemlerle açtık, onlar da çok beğendiler. Gövdeli ve dengeli olan Il Bruciato %50 Cabernet Sauvignon, %30 Merlot, %20 Syrah üzümlerinden oluşuyor. Denk gelirseniz denemeyi unutmayın.

Bu kadar yiyecek-şarap alışverişi sonrasında insan bir nefes almak istiyor. Üst kata birer aperitivo almak için çıkıyoruz. İtalyanların en çok sevdiğim alışkanlıklarından biri de bu. Bir nefes almak için bir kadeh içki yanında atıştıracak ufak tefek bişeyler. Bu sayede günün gerginliği sıfırlanıp devam ediyorsunuz. Üst katta gerçi restoran servisi de vardı, biz birer kadeh şarap almayı tercih ettik. Barbaresco diye hatırlıyorum, ancak diğer detaylar aklımdan çıkmış (daha doğrusu o sırada ben çektiğim fotoları filtrelemekle meşguldum Tuğrul ve Ömer konuştular, ben de dinliyormuş gibi yaptım)(Barbaresco değilmiş, Dolcetto d’Alba içmişiz. Piemonte yöresinin, ben hala Toskana şaraplarını tercih ediyorum). Ama şu görüntüyü kaçırmadım.

Processed with VSCOcam with m5 preset

Mağazalarda sıkılıp çok uzun süre dolaşamayan ben Peck’te 1,5 saat geçirdim. Eğer biraz merakını varsa mutlaka Milano’ya gittiğinizde uğrayın. Çok merkezi bir noktada olduğu için bulmakta da zorlanmazsınız. Eğer AB sınırları içinde yaşıyorsanız evinize postalatıp taşıma derdinden de kurtulabilirsiniz. Bizim gibi İstanbul’da ikamet edenler de sırf alınanlar için yeni bir valiz almak zorunda kalabiliyor.

Yılbaşı için aldıklarımız da İpek’in sayesinde muhteşem bir sofrada bizlerle buluştu. Her ne kadar salamlara, peynirlere bu kadar methiye dizsem de yanınızda zevkle paylaşacak dostlarınız olmadığında çok anlamsız oluyor. Size tavsiyem alırken, geniş sofraları hesaplayın!

Ipek & Omer Sofrası

 

 

PS: Ben gözü dönmüş bir halde olduğum için yılbaşı masasının fotoğrafını çekmeden yemeye koyulmuşum, hem sofranın kendisi hem de sofra fotoğraf ları için de İpek’e teşekkür ediyorum!

IMG_0013