Takip Et:

Winter Wonderland

Kar bu sene İstanbul’u bir hayli sevdi, hatta bıktırırcasına.

Yüzler ekşimesin diye biraz bekleyeyim dedim.

Çünkü kar bende ciddi bir coşkuya sebep oluyor.

Camdan dışarı bakınca uçuşan bembeyaz karlar, ağaçların damların üzeri, heryer bembeyaz…

İstanbul’a öyle yakışıyorki!

Tamam, işe gitmek işkence oluyor haklısınız ama burada güzel yanından bahsediyoruz, mızıkçılık yapmayın.

Gerçi bence 10 gün evde mahsur kalan annem karla ilgili en sempatik şikayette bulundu; ”Serra, kendimi sallayınca içinde karlar uçuşan cam fanuslarda yaşıyor gibi hissediyorum!”

Eğer siz de bu tarz birşey söyleyecekseniz seve seve dinleyebilirim.

Yoksa lütfen karla arama girmeyin!

Aslında tam bir yaz insanıyımdır, kışla birlikte enerjim düşer, içimden birşey yapmak gelmez.

Kar yağdı mı ama bir anda değişip sokakta karlar içinde hoplaya zıplayabilirim.

Bi de karın şöyle güzel bir yanı var, sıcak bir çikolata yapıp, güzel bir müzik koyup dışarıyı izlemek ya da pencere yanında kitap okumak dünyanın en dinlendirici aktivitelerinden biri oluyor.

Uzun lafın kısası Foodie’niz kar yağınca çocuklar gibi şen oluyor!

Bu da kanıtı:

Yalnız bu resim Emirgan’da Sakıp Sabancı Müzesi’nde çekildi benim size yazımda bahsedeceğim yer birazcık daha merkezi:

Tabiiki de Beyoğlu’ndayım!

Karda arabayla macera yaşayacak halim yok retoranımız da yakın mahalde.

Peki tercihimiz nasıl birşey olsa?

Kar yağdığında insan üşür, üşüyünce vücut ısısını korumak için çok uğraştığı için daha fazla kalori yakar. Bu durumda bizim de eriyip bir deri bir kemik kalmamak için ne yapmamız gerekiyor, tüm bu kalorileri geri almamız!!

Bunun için de en uygun yer Peymane!

Asmalımescit’ten aşina olduğumuz nezih ocakbaşı olan Peymane (0212) 244 09 55 uzun bir aradan sonra bu sefer de Boğazkesen’de açtı. Ancak benim pek de tasvip etmediğim bir konsept tercihine giderek alt katına La Cucina adında bir de İtalyan restoranı konuşlandırdılar. Burada ‘quel alaka’ demekten başka birşey gelmiyor içimden.

Neyse kısa süreli bir hafıza kaybı yaşayıp, gözümüzü üst kattaki Peymane’nin geniş salonunda açıyoruz. Siz tercih ederseniz ocakbaşına ancak biz masabaşına geçiyoruz.

Koskocaman bir meze tepsisi bize hoşgeldin diyor.

Hemen birkaç birşey seçiyoruz.

Beklerken söylemeden geçemeyeceğim kar dolayısıyla restoranı sadece 2 masa meşgul ediyoruz, bu durumları bildiğimden empati yapıyorum (çünkü dışarda deli gibi yağan kar restoran personeli için de yağıyor, uzakta oturanlar gecenin bir körü taaa İstanbul’un öteki ucundaki evlerine gidecekler diye düşünceler kurcalıyor beynimi), ama topu hemen diğer masaya atıyorum, onlar burda olduğu sürece nasılsa herkes bekleyecek onlardan önce kalktığımız sürece problem yok =) serrapoly mode on

Sonunda mezeler geliyor. Muhteşem tercihler yapmışız!

Bu karede gördükleriniz soldan sağa muhammara, ezme, fava ve tuzlu Antakya yoğurdu.

Muhammara acısıyla arada bir sizi vursa da kırmızı biber, ceviz ve de sarmısak tam bir uyum içerisinde, genelde biri hep öne çıkar, burada ise kurutulmamış çok lezzetli bir macun yiyorsunuz.

Ezme sipariş edilirken biraz burun kıvırmıştım ancak sonrasında öyle lezzetli birşey geldi ki kaşık kaşık yiyebilirdim. Özellikle kış kış, tatsız domateslerden nasıl böyle bir iş çıkartmışlar anlayamadım. Ben bu ezmeyi İspanyollar’ın soğuk çorbası Gazpacho gibi içmek istedim, onun tam anlamıyla turkish versiyonuydu çünkü, nar ekşisiyle muhteşemdi.

Baklava şeklindeki favaya gelirsek, ben kendimi favasever olarak tanımlar mıyım bilmiyorum. Ancak bildiğim hep 2 farklı şekilde yapılıyor ve ben birini seviyorum. Biri daha sert bir kıvamda oluyor ve daha kekremsi bir tata sahip, bizim evde de böyle yapılır, hiç yiyemem. Ancak Peymane’deki yumuşak ve tatlıca olanındandı ve ben onu seviyorum! (herhalde fava, fava olalı böyle duygusal bir tepki almamıştır :P)

Tuğrulla favori mezemiz ise tuzlu Antakya yoğurduydu. Süzme yoğurdun bol tuzluca olanı, sıcacık puf ekmeklerle çok iyi gidiyor, üzerine serpilen ceviz, zeytinyağı ve kırmızı biber de aromasına katkıda bulunduruyor. Bu kadar basit bir şeyden böyle bir lezzet beklemiyorsunuz. Hem tuzlu hem hafif asitli, ekmeğe sür sür ye.

Közlenmiş patlıcan şipşak yapılıp, patlıcan salatası ılık olarak servis edilince mezelerdeki sıcak açığı da kapanmış oluyor. Benim için hafif acı olması tek problem.

Annemler etlerini öyle çok övüyor ki mezelere yeter diyoruz ve karışık et tabağıyla ana yemeğe hızlı bir giriş yapıyoruz.

Pirzola, Adana Kebap ve de kuzu madalyon.

Etlerin kenarında çıtır çıtır kızarmış yağı göz korkutsa da madalyonlar başta olmak üzere öyle bir lezzet vermişti ki, ”amaaann kırk yılda bir yiyorum nasıl olsa diyip” usulca yağan kara bakıp uzaklara dalarak kaç kilometre koşarsam yakarım diye düşüncelere gark etseniz de ağzınıza attığınızda yumuşacık etler ve çıtır ince yağ tabakası (madalyon için geçerli, kuzu pirzoladaki maaşallah dana gibi!) size inanılmaz bir haz veriyor. Adana’yı da hafif suyunu çekmiş lavaştan kopartarak yediniz mi lezzet 3’lüsü tamamlanıyor. Ağzınızdaki tat hiç gitmesin istiyorsunuz!

Ama maalesef et şöleni sonrası aklınızı çeliyorlar ve tatlıya giriş yapıyoruz.

Tatlıda ise çok çekimser kalsak da biz size ikisini de getirelim diyip çok işimize gelen bir emrivaki yapıyorlar, böylece bu yemeğin üzerine de hem baklava hem de kirece yatırılmış çıtır kabak tatlısı yedirmeyi başarıyorlar bize. Kabak alışık olduğum çıtırlıkta değildi ama lezzetinden hiçbirşey yitirmemişti, baklava ise kabak yerine de çıtır çıtırdı, içinde de antep fıstığına doyuyordunuz.

Peymane seneler önce ilk piyasaya çıktığında kuyruk yağı kullanılmaması, baharatlarını dozunda kullanmasıyla sosyete kebapçısı olarak haber yapılmıştı. Şahsen ben ağır kebaplarla arası olmayan bir insan olarak Peymane’ye bayıldığımı söyleyebilirim. Soft renklerin kullanıldığı dekorasyonu, özenli ve efendi servisi ve buram buram kokup da ortalığı alev alev kavuranlardan uzak ocakbaşı konseptiyle benim gönlüm ile midemde üst sıralara yükselmeyi başardı.

Dışarı adımımızı attığımızda hala lapa lapa kar yağıyor, ya yediklerimizi yakarsak, taksi mi çağırsak acaba?

Ama bir dakka! Takside şu manzarayı es geçmek çok korkunç olabilirdi…

When it snows, ain’t it thrilling,

Though your nose, gets a chilling.

We’ll frolic and play, the Eskimo way,

Walking in a winter wonderland.