Takip Et:

Where Dreams Go To Die

Bu akşam Ercüment Büyükşener, dersinde neden blog yazmaya başladınız diye sordu?

Sorunun ilk yöneltildiği insan olmamdan dolayı düşünmeye fırsat bulamadım ve direkt olarak ağzımdan ”Yaşadıklarımı unutmamak için” çıktı.

Düşündüm de hakikaten de öyle.

Blogumun ya başlarındaki postlara ya da ‘about’ kısmında da buna değinmiştim.

Peki yaşadıklarım ne?

Birkaç yemek, görülen yerden ibaret mi?

Duygulardan ne haber?

Rastlayabiliyor musunuz?

Umarım rastlıyorsunuzdur.

Sonra ben biraz düşününce deşarj olma isteğinin de ilk sıralarda yer aldığını gördüm.

Ancak ne yazıkki okuyan sayısı arttıkça daha içime kapanıyorum size daha ziyade mamaları sunuyorum.

Halbuki ne güzel müzikler başlıklarımdı.

Belki de uzun zamandır ilham verecek müzik dinlemedim, ondan da olabilir.

O zaman hadi back to basics!

Ama yemek yok!

Çünkü yemeği size anlatabilecek bir ruh halinde değilim.

Onun yerine sizi, kendi kendini anlatacak müziğe bırakıyorum.

Bu hafta hava değişikliği olsun diye Ünsal’la Salon İKSV’de John Grant konserine gittik (hiç gitmeyiz ya!).

Tam istediğim gibiydi.

En saf haliyle güzel bir müzik.

Piyanonun başında muhteşem sesiyle John Grant sizi alıyor götürüyor, bir de benim bir türlü adapte olamadığım org çalan genç yetenek Chris Bilmemne.

Sadece müziğe konsantre oluyorsunuz.

Zaten kimsenin çıtı da çıkmıyor.

Yoksa büyü bozulur çünkü.

Baby, you’re where dreams go to die, and i’ve got to get away