Takip Et:

When October Goes

2010 Kültür Foodie’si yine iş başında.

Bu aralar bulduğum her kültürel aktiviteye koş koş gidiyorum. Maşallah kültür başkentimiz İstanbul’umuz da hiç boş kalmıyor. Akbank Caz Festivali’ne Aya İrini’de John Surman with Chris Laurence & The Trans4mation String Quartet ile oldukça yavaş bir giriş yaptık. Ortam muhteşem olsa da (yine Topkapı Sarayı’na ucundan dokunabildik) John Surman bizi pek de sürükleyemedi, oldukça sıcak olan Aya İrini ve rahatsız sandalyeler de tuz biber oldu.

Ama pes etmedik, ertesi gün Babylon‘da İlhan Erşahin İstanbul Sessions ile coştuk.

Arkadaşlarıma haftalardır gidelim diye tutturduğum bu konser bir tek Mert Ünsal’ı harekete geçirebildi de beraber çok keyifli bir gece geçirdik. Konser 23:00 gibi başladığı için öncesinde yemek yemeye de fırsat bulabildik. Benim canım bir haftadır Pad Thai istediği için en yakın seçeneğimiz Çok Çok oldu. Benim çok sevdiğim restoranlardan biridir, hem yemekleri çok lezzetli hem de çok güzel bir ambiyansı var. Bir de genellikle İstanbul’da yaşayan yabancılarla karşılaştık her gidişimizde bu sebeple ayrı bir gönlümüzü çaldı.

Yemeğimize Tay usulü tavuklu ve sebzeli börekle (pa-pia-thot) başladık.

Yağ emmemiş, çıtır çıtır ve iç malzemesini sırf lahanayla geçiştirmemiş çok lezzetli bir spring roll. Yanında tatlı-ekşi sosu ile bayıldık. Böreklerin dev boyutta olmaması da ayrı bir güzellikti çünkü genelde çin börekleri starter olduğu unutulup dev boyutlarda geliyor.

Biz ortaya bir kaç çeşit yemek söylemeyi tercih ettik, her ne kadar pad thai getirmeyi unutmuş olsalardı da ben gelenlerden çok memnun oldum, iyiki unutmuşlar.

Sarı köri soslu kalamar bol sulu ve sebzeli.. Kalamarlar biraz büyük parçalar halinde gelince hepsini ağzıma atıp ayılık etmeyeyim diyip de ısırarak koparmaya çalışmanızı tavsiye etmem çünkü sonunda bu siz ve kalamar arasında bir savaşa dönüşüyor, galip gelen de siz olamıyorsunuz. O sebeple chopstickle hava yapıcam diye kasmayın efendi gibi bıçağınızı isteyin. Lezzete gelirsek guzel bir sosu var, hele buharda pişmiş pilavla çok iyi gidiyor. Ama herhangi bir körili yemekten çok da farklı değildi.

Asıl benim hoşuma giden bölüm karabiberli levrek..

Gerçekten çok lezzetliydi, karabiber çok baskın gelip balığı öldürmemişti. Beyoğlu’nda ilk fırsatta eve sipariş vermeyi planlıyorum, son derece de sağlıklı bir yemek çünkü. Bu kadar zamandır yazdığım göreceli bir sağlık kavramına sahip yemeklerden sonra bunun için glisemik indeksi düşük demeye utanıyorum!

Yanında baharatlı yemeklerle çok güzel giden Bordeaux Supérieure şarap tavsiye ediyorum, bir de bol sohbet..

Hepsini yerine getirdiyseniz Babylon’da İlhan Erşahin konserine hazırsınız! Bir de sürpriz olarak Bora Uzer’i de çıkarınca sahneye daha da bir tadından yenilmez olan bittiğinde tam hüzünlere gark ederken yan tarafta Nublu’da devam eden canlı müzikle gecenizi sonlandırabilirsiniz.

Akbank Caz Festivalinde bir sonraki istikamet Diane Schuur konseri. Geçen sene İstanbul Jazz Center‘da izleme, dinleme şansına erişmiştim ve büyüleyici gelmişti. O sebeple görür görmez buna da bilet aldım. Sesinin inanılmaz olması bir yana muhteşem bir kişiliğe sahip olduğunu düşünmemi sağladı bu konser. Bir insan bu kadar mı renkli ve pozitif olur. Piyanonun başında ritm tutarken (ya da dans ederken diyeyim) sizin de yüzünüze bir gülücük konduruyor.

Caz rüzgarına kapıldık mı duramıyoruz. Mutfak Sanatları Akademisi’nde Çikolata & Caz atölyesi görünce hemen Huşper’le gidelim dedik. Mickael Azouz‘dan çikolatanın inceliklerini jazz eşliğinde dinlemek ve ardından da çikolata yemekti benim hedefim. Ancak ne yazıkki program söylendiği gibi çıkmadı, çikolata yapımı sırasında cazın esamesi okunmadı. Keyif de yerini şeker komasına bıraktı. Ancak yine de sempatik chefle tanışmak da büyük bir şanstı.

Bundan önce de Alain Senderens‘ın kursuna katıldım ancak o da beklediğim gibi çıkmayınca kurslara gitmenin boş olduğunu anladım (benimkiler ama hiç öyle değil, siz gelin).

Caz etkinliklerinde önümüzde Chris Botti ve Fahir Atakoğlu konseri ile Marcus Miller var. Onları da ayrı yemek programlarıyla birleştirip sizinle paylaşacağım. Ondan önce Film Ekimi var hala bilet bulabilirseniz (çookk zor, çoğu tükenmiş) kaçırmayın derim çok güzel filmler var. Ama kötü sürprizlerle karşılaşmak istemiyorsanız en azından www.imdb.com’dan bir araştırın derim. Benim bilet bulabildiğim filmler Certified Copy, I saw the Devil ve de Jack Goes Boating oldu. The Town maalesef aklımda kaldı, ancak 2 seans koyunca ve bir de foodie’nin tembelliği tutunca yer bulmak sorun oluyor.

Kültür başkentimiz Eylül sonrası Ekim’de de çok güzel aktiviteler sunup bizi kışa hazırlıyor. Ama yine de çok üzülerek 2010 yazını bitiriyor. Benim hep çok keyifle hatırlayacağım, ve foodie blog’um sayesinde de güzel anılarını unutamayacağım 2010 yazı bitiverdi bile.

Sonbahar seni geçtim, 2010-2011 kış sezonu; lütfen sen de aynı performansı sergile, ama önce çok Sevgili Ekim lütfen Eylül kadar hızlı gitme..

And when October goes

The snow begins to fly

Above the smokey roofs

I watch the planes go by