Takip Et:

Viva La Vida

Viva la vida deyince,

kiminizin aklına hemen Coldplay gelecek.

Aynı adlı albümden sadece müziği dinleyince çok mutlu hissettiren ama sözlerinin bir tezat oluşturarak bu mutluluğu pek desteklemediği güzel şarkı (Hüsnü Mübarek için pek o kadar da güzel olmasa gerek).

I used to rule the world

Seas would rise when i gave the word

Now in the morning i sweep alone

Sweep the streets i used to own

Kiminizin (çoğunlukla yakın arkadaşlarımın) aklına ise ”sonunda delirdi, Asmalı’daki favori mekanımız üzerine yazı yazmaya başladı” diye de gelebilir.

Ancak benim amacım farklı bir ”Viva La Vida”ya atıfta bulunmak.

Frida Kahlo’nun ölmeden önce yaptığı son tablosunun pek manidar ismi; Viva La Vida!

Bugün sonunda Pera Müzesi’ndeki 2 sergiyi gezme fırsatım oldu, bitmeden önce (Her ikisinin de bitiş tarihi 20 Mart 2011, ilgilenenlere duyurulur).

İlk olarak Çarlık Rusyası’ndan Sahneler, sonra da Frida Kahlo ve Diego Rivera sergisi gezildi.

Yazıya tezatlarla başladım, sergileri anlatmaya da tezatlarla devam etmek istiyorum.

Çarlık Rusyası resimlerine ilk olarak gitmemizin herhangi bir kronolojik vs. sebebi yoktu. En üst kattan aşağı inelim dedik.

Ana tema olarak halkın resmedildiği, konu olarak olmasa da renkler ve ışık açısından son derece iç açıcı -hatta o kadar maviler masmavi, yeşiller yemyeşil, çiçekler böcekler mevcuttu ki neredeyse Rusya’nın ekvatorda olduğunu zannettirecek- tercihlerin yapıldığı resimlerle karşılaştık.

Bunun yanı sıra olabildiğine detaycı çalışmalar, öyle ki tablolara bakarken kendinizi hemen o ortamda düşleyebiliyordunuz.

Hatta bende şöyle bir hissiyat yarattı; baktıklarımın yağlı boya resimler değil de Ara Güler’in objektifinden yakaladığı anlar olduğunu düşünmeye başladım bir noktadan sonra. Çünkü sanki insanların anlık hareketleri yakalanmış, kimisinin gözü kameraya takılmış, kimisi başkasına laf atıyor, bir başkası hiç ilgilenmiyor. Ya da ressamımız bir düğünün ortasında herkesin eğlendiği bir anı, çalışan işçilerin yorgun bir dakikasını ya da kırda oynayan çocukların çevreye olan merakını bir deklanşör dokunmasıyla şipşak ölümsüzleştirmiş.

Resimler ilk başta çok etkiliyor ama sonunda bir belgesel izliyormuşsunuz gibi geliyor. Şu anda 19.yüzyıl Rusyası’nda halkın yaşam tarzı üzerine kendimi olduça fikir sahibi olmuş gibi hissediyorum.

Tarz olarak ressamlar hemen hemen birbirinin aynısı gibi dursalar da arada birkaç tanesi aralarından daha da bir sıyrılıyor. Özellikle İlya Repin ”Volga kıyısındaki Burlaklar (tekneleri çeken işçiler)” isimli tablosuyla beni oldukça etkiledi.

Gerisini size bırakıp Kahlo&Rivera sergisine doğru ilerliyoruz.

Ressamların kendilerinden soyutlayarak var olan durumları gördükleri gibi, mümkün olduğunca objektif bir şekilde yansıttıkları resimlerin olduğu 5 ve 4. katlardan, resim sanatını iyice sübjektifleştirerek, kendisi, duyguları ve özellikle de fiziksel olan acıları üzerinden var olan Frida Kahlo ve tutkuyla aşık olduğu ünlü komünist duvar ressamı eşi Diego Rivera’nın resimlerinin bulunduğu 3. kata geçerek bir uçtan diğerine kayıyoruz.

Bir anda Latin sıcaklığı sizi içine alıyor. Hani Rus resimlerinin sanki ekvatordaymışçasına canlı boyandığını söylemiştim ya, Frida’nın resimlerini görünce öyle olmadığını daha iyi anlıyorsunuz. Renkler bu kadar cesur, uyumlu ve sizi resme saatlerce bakakaldıracak şekilde kullanılmamıştı herhalde. Önceki sergide olaylara kitlenirken burada Frida’ya kitleniyorsunuz, duyguları, acıları ve aşkı..

2 insanın yaşadığı ilişki, aşk birbirine ne kadar zarar veriyorsa, sanatında da o kadar faydalı oluyor. Frida’ya ne kadar zarar verdiği de şu sözünden anlaşılıyor:

”There have been two great accidents in my life. One was the trolley, and the other was Diego. Diego was by far the worst.”

(Hayatımda 2 büyük trajedi yaşadım; biri otobüs kazası, diğeri de Diego. Diego, açık ara en yıkıcısıydı.)

Frida’nın her resminde sanki bir parça Diego Rivera mevcut, keza Rivera için de aynı şey geçerli.

Renkler bir yana, resimlerde Latin Amerika esintileri de çok güzel yansıtılıyor. Gerek Frida’nın kıyafet ve mücevherleriyle, gerek de Rivera’nın tercihi yöresel insanlarıyla..

Herşey bununla sınırlı da değil, ruhsal tarafını geçelim Frida’nın çektiği fiziksel acılar da tablolarında geniş bir yer tutuyor. Siz sürrealist bir şekilde anlatıldığını düşünürken, aslında görüyorsunuz ki onun hayatının gerçekliği..

Bunu da şu sözlerle çok güzel açıklamış :

”I never paint dreams or nightmares. I paint my own reality.”

Sizi vuran da onun kendi gerçekliğinin bu kadar acı olması..

Tablolar o kadar güzel konuşuyor ki benim bir şey söylememin pek de anlamı yok, gidin ve o canlı, muhteşem renkler içindeki yıkıcı aşka ve dayanılmaz acılara birebir tanık olun.

Biz sergi çıkışında Çok Çok Thai Restaurant‘a gitmeyi tercih ettik. Daha önceki bir yazımda da bahsetmiştim, o sebeple öğle mönüsüne kısaca değineceğim.

32,00tl’lik oldukça doyurucu bir mönü. Çorba, tavuk satay ve balık köftesinin ardından ana yemek tercihiniz buharda pişmiş pilavla birlikte geliyor. Sonunda da yeşil çay ile sağlığınıza sağlık katıyorsunuz.

Keyifli bir öğle yemeği için ideal bir tercih.

Bu sefer Foodie bir tavsiyede daha bulunacak!

Uzun zaman oldu gideli, ama bir türlü fırsat bulamamıştım. Çok yakınlarda olduğu ve de öğle saatlerinde de açık olduğu için yazmazsam olmazdı. Hem de özellikle hanımların (bayan ya da hatun değil, hanım) dikkatini çekecek bir egeli mönüsü olduğunu düşündüğüm 9 Ece Aksoy.

Biz gittiğimizde, pazar akşamıydı, o sebeple boş ve de ambiyans açısından eksikti. Zannediyorumki dolu olduğu zamanlarda daha sempatik bir ortamı var.

Gelelim Arnavutköy’den Ece Meyhane’den de tanıdığımız Ece Aksoy’un yemeklerine..

Biz ortaya birkaç tane ufak atıştırmalık söyledik. Bunlarla birlikte aşağıda gördüğünüz sıcacık ekmekler geldi. İçlerinde soğan, haşhaş ve farklı otlar vardı, zeytinyağına ya da domates’e kar yağdı isimli beyaz peynirli domates salatasının sosuna bandığınızda ayrı bir güzel oluyorlar.

Ardından börülce söylüyoruz, dikkat etmemişiz deniz börülcesi beklerken kuru olanı geldi ancak kötü de olmadı. Adeta piyaz havasındaydı, börülceyle de oluyormuş piyaz onu görmüş olduk.

Sırada benim en çok beğendiğim ızgara börek var. Kıymalı, otlu ve de peynirli, ortada da biber reçeli ve yoğurt. Hepsi beraber muhteşem oluyor. Böreğin yufkası ya da hamuru ızgara olmasına rağmen kayış gibi değil, çıtır çıtır, ayrıca ızgara olması suçluluğunuzu da hafifletiyor.

Son olarak da mönüde leziz tabak diye geçen tavuk, köfte ve patates kızartması tabağından söylüyoruz.

Sarmısaklı köfteler çok da hoşuma gitmese de (biraz fazla et et kokuyor ve de ağır geliyor, hafiften midemi rahatsız ediyor) Onno patatesler (mönüde böyle yazıyordu, birçok sanatçıyla dost olan Ece Aksoy ‘un Onno Tunç’a vefası diye tahmin ettiğim bir isim) ise oldukça lezzetli, halka kesilip kızartılması çok hoş olmuş sarmısak ve kekik ise lezzetine lezzet katmış. Tavuklar ise sıradan ve kuruydu. Bir dahaki sefere tavuk ve köfteyi bir kenara bırakıp Onno patatesle yetinmeye karar verdik.

9 Ece Aksoy’da yemeğimiz oldukça soft kaldığından dolayı burasıyla Foodie’nin  işi bitmemiştir diye duyurmak istiyorum. Bir akşam mutlaka mönüsünü daha yoğun bir şekilde test etmeyi planlıyorum. Şimdilik size bu lezzetli ve içinde bol anı barındıran (bakınız www.dokuzeceaksoy.com) yemeklerden küçük bir tutam, gerisini size bırakıyorum.

Pera Müzesi’ndeki sergileri gezip kapıdan çıktığınızda sağa döndüğünüzde 1 dakika sonra Çok Çok, sola dönüp yürüdüğünüzde 1 dakika sonra 9 Ece Aksoy’a ulaşıyorsunuz. Tercih size kalmış, bana da beğeneceğinizi ummak kalıyor!