Takip Et:

This Is The Life II

Sonunda ben de grip salgınından payıma düşeni aldım. Halbuki ne gururluydum annem hastayken etrafında dolanıp durup kapmamıştım diye. Bünyem kuvvetli ya! Dayan dayan bir yere kadar dün sonunda hafiften ateş kendini göstermeye başladı. Ateş düşürücü filan işe yaramayınca kendimi Avusturyalı rahibelere teslim ettim, bir serumla hemen toparladım. Şimdi evde nekahat dönemindeyim. Yanaklarım Heidi’den hallice al al candy crush ve lost bubble arasında gidip geliyorum. Beynimi bundan daha fazla çalıştırmamaya özen gösteriyorum =)

O sebeple tozlu raflarda yayınlanmayı bekleyen bir yazımla sizi başbaşa bırakıyorum, yazdan kalma ama olsun sıkıcı kışımtrak günlerde seneye yaz programınızı yapmanızda yardımcı olur belki de.

 

Hatırlarsanız tekne seyahatimizde Pserimosla başladık, ardından Leros’a geçtik, kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Leros küçük bir ada olabilir ancak size 1-2 restorandan fazlasını sunuyor. Zaten şöyle bir başınızı kaldırıp tepelere baktığınızda yeldeğirmenleri ve kaleyi görüyorsunuz. Eğer deniz seviyesindeyseniz ve bizimki gibi bir gruplaysanız ”acaba yürüsek mi?” diyen bazı çürük (darling sorry, o sıcakta olacak iş değildi) sesler çıkabiliyor. Baştan uyarayım; hava sıcak ve yol da uzun!

IMG_1911

Bir taksiyle anlaşıyorsunuz, 1 saatlik ada turu 40 euro. Gerçi bizi bir hayli şaşırttı çünkü adada denk geldiğimiz en pahalı şeydi. Hatta Kerem ”4 mü 14 mü?” diye sordu şoföre, sonra 40 olduğunu anladık. Aslında 1 saat için fena değil, eminim Kerem’in taksicisi o sırada uyumuyor olsaydı çok daha uygun bir fiyat da olurdu.

Bizim için ilk durak yeldeğirmenleri oldu, yukarı çıkarken hoş fotoğraflar alacağımız başka noktalar da vardı, tercih etmedik.

Yel değirmenleri; yüzlercesi bizim de ülkemizde olanların aynılarından. çok bir değişiklik yok ancak manzara güzel ve restore edilmişler, oldukça da bakımlılar. Fotoğraf çekmek ve Leros’a kuşbakışı bakmak için güzel bir ortam.

IMG_1912

En üst tepede de  kale var. arabayla gideceğiniz son noktada sonra bir de merdivenleri çıkıyorsunuz. Sizi bir rahibe karşılıyor. Biletlerinizi alıp önce kiliseyi geziyorsunuz.

IMG_1913

O sırada kafanızda bir hayli soru işareti oluşuyor. Rahibe ise maalesef cevap olmaktan bir hayli uzak. Oradan müzeye geçince de aradığınız yanıtları size fazlasıyla verecek geveze Amerikalı misyonlerle tanışıyorsunuz. Türk olduğumuzu öğrenince de Leros’un tarihi Osmanlı tarihi üzerinden karşılaştırmalı olarak anlatılmaya başlanıyor. Leros hakkında aydınlanıp bu sefer adamı sorgulamaya başlıyorsunuz, biz misyoner herhalde deyip kestirip attık. Çünkü Türkiye politikasına, tarihine bizim kadar hakim, ülkemizde bizden fazla (utanarak) şehir gezmiş bir Amerikalı! ‘Kim bu adam, Leros’un tepesinde bir kalede ne yapıyor?’ diye soruyorsunuz, eliniz mahkum. Leros’un hiçbir zaman Osmanlı hakimiyetine geçmediğini, dolayısıyla tamamen korunduğunu, zengin bir ada olduğu için sadece vergi almakla yetinildiğini. İşgal edilen yerdeki gayrimüslimler anakarada askere alınmadıkları için yerel halk tarafından ters karşılandıklarını, vergi almanın bunu biraz hafiflettiğini, müzede çok az Osmanlı parçası olduğunu, şehir mimarisine baktığımızda neo-klasik osmanlı etkisini göreceğimizi, ayrıca nadide parçalar bulunduğunu da ipadinden bize detaylıca göstererek öğretti.Neyse sonuç olarak biz tatil ağırlığıyla adamın muhabbetinden kaçmasak kimbilir daha neler öğrenecektik. Tabi bir de Kerem’in durmadan bahsettiği tatlıların da etkisi büyük.

İlk olarak o tatlıcıdan bahsettiğinde gözümde şöyle birşey canlandı; bundan 22-23 sene evvel Ayvalık’ta lor tatlısı satan eski mandıra tipi yerler vardı (belki hala varlar, bilemiyorum). Ufacık ve karanlık dükkanlarda mevsimine göre sadece zeytinyağı (dandik tenekeler ya da plastik şişelerde kendi mahsullerini satarlardı), lor peyniri, lor tatlısı ve de süt satılırdı.

Beklentim bu yönde ve Leros beni şaşırtmaya devam ediyor!

Eski bir rum evinde, çok şirin girişi geçip de harikalar dükkanına adım atıyorsunuz. Maalesef adını anlayamadım, kapının üzerinden okuyabilen varsa burada paylaşırsa sevinirim.

IMG_1916

IMG_1914

IMG_1915

İçerde reçel, kurabiye, dondurma ve tatlı çeşitlerinin binbir türlüsü. Üstelik sadece lokal değil, şokolamus ve tiramisu gibi artık enternasyonel olmuş tatlar da mevcut. Hem de en iyi şekilde yapılmışlar. Ben mousse çok sevdiğim için hemen 1 tane kapıyorum. Kerem de Revani ve yoğurt tatlılarıyla cebelleşiyor. Paketlerimizi aldıktan sonra aklımızda olan tek şey tekneye ulaşmak! Gerçi sonrasında adanın güzelliği bizi ele geçiriyor. Her noktasında fotoğraf çekecek bir köşe ve bir güzellik buluyorsunuz.

IMG_1917

Biz yolda kahvemizi içip tekneye gidiyoruz. Kendimizi biraz terbiye edelim diyip, başka bir koya doğru yol alıp tatlıları öğle yemeği sonrasına bırakıyoruz.

Kerem’in bizden kurtulma çabalarına bir yenisiniz daha ekliyoruz. Geçen sene yedirip küçük çaplı bir kalp krizi geçirmemize sebep olan ‘sübye yumurtası’ yine baş rolde! Yardımcı aktörler tereyağı, sarmısak ve limon. Heralde 1 ufak parçası 128723860237236 kalori olan sübye yumurtasına ve sosuna ekmekle dalıyoruz.

IMG_0022

Tatlılara ulaşmamız çok da uzun sürmüyor. Hepsi birbirinden muhteşem ama şokolamus diğer 2 tatlıyla yiyebilmek ve bir yaz günü için oldukça yoğun. Benim favorim yoğurt tatlısı oluyor,  Tuğrul Revani’ye daha çok tezahürat yapıyor. Bu noktada da zevkler ve renkler devreye giriyor. Şimdi düşününce keşke kurabiyelerden de paket alsaymışız diyorum. Yani bu tatlıcının sunumu, servisi, tadı herşeyi pek iyiydi, 3 çeşit ilk başta göze çok görünüyordu ama değil, gidin ve dağıtın orayı!

Şimdi anlatırken çok keyifli geliyor. Ama bir gün önceki Mylos’daki mide fesadının üzerine sübye yumurtası ve tatlılar metabolizmanızı atlı koşturuyora dönüştürüyor (şimdi hatırladım bir de ıstakoz leftoverı vardı). Siz siz olun 1 gün ağır yediyseniz diğer günü hafif geçin.

Böylelikle Yunanistan macerası bizim için Nouvelle Vague konserine gidememiş de olsak muhteşem bir şekilde sona eriyor…