Takip Et:

This Is The Life I

Tehdit alıyorum.

Bu yazıyı yazmam için çok ciddi tehditler alıyorum.

Ancak zaman içerisinde biraz daha hafifledi ve gerek sözlü gerekse yazılı uyarıya dönüştü.

O sebeple Türkiye’nin bu kadar yoğun Gezi gündemi varken izninizle ben biraz farklı bir konuda sizi meşgul edeceğim.

Tuğrul ve Kerem, beni tehdit edenler, artık bunu da yazmazsam başıma gelecek kötü şeylerden bahsettiler ben de hemen bilgisayar başına geçtim. Haksız sayılmazlar aslında, Venedik, Düsseldorf, Amsterdam’dan ve İstanbul’dan onlarca restoran ve seyahat var yazılmayı bekleyen. Moral bozuklukları, e sonra bir de gezi olayları eklenince iyice ara açıldı. Allahtan yemek hafızam çok iyi, unutmuyorum.

Biz en temel özgürlükler, tarihi doku, doğa için ayaklanaduralım ülkemizin çok yakınında millet hayatını yaşıyor!Image

Size küçük bir Yunan adasından bahsedeceğim, oraya nasıl geldiğimizle başlayayım önce.

Kerem birkaç senedir her yaz durmadan Leros’ta nasıl yiyip içtiğinden bahsediyordu, hatta biraz sinirbozucu bir şekilde. Geçen sene bir türlü gitmek fırsatı bulamadık. Bu sene de oldukça kararlıydık. Sabahın köründe kalktık hatta hava durgun olur diye ama Bodrum’un rüzgarından pek kurtuluş yok. Yalıkavak’tan Leros diye yola çıkıp dalgalar yüzünden gidemeyince burnumuzu tekrar Bodrum’un koylarına çevirmek zorunda kaldık. Kaptan koltuğundaki Kerem meğerse kafayı takmış değişik bir yere gideceğiz diye, ‘google’lamaya başlamış. Pserimos diye bir ada görmüş, güzel sahil ve restoran diyormuş, onun üzerine rotamızı oraya doğru çevirdik, iyiki de çevirmişiz.

Ufacık bir ada, tüm sene 30-35 kişi yaşıyor. O kadar çok ev bile yok, ama muhteşem bir kumu olan plajı var, hatta tüm ada bu plajdan oluşuyor neredeyse. İnsanlar evinden çıktıklarında direkt olarak kumsala adım atıyorlar ve 5-10 metre sonra deniz. Sessiz sakin ama muhteşem bir deniz hayatı.

Sahilde 2 tane kafe-restoran var. Kumların içerisinde sandalyelerde oturup ‘greek coffee’nizi içiyorsunuz.

Image

Kumsalı harikulade.

Image

Süngercilikle uğraşıyorlar, nüfusun büyük bölümü balıkçı. Birkaç sene öncesine kadar ilkokul varmış adada, ama çocuklar büyüyünce kapatmak zorunda kalmışlar. Kalimnos’a çok yakın, yerliler de oradan alışverişlerini yapıyorlar. Yazın işleri kolay, ancak kışın sadece haftada 3 alışveriş için olan botlar geliyorlarmış, o da hava güzel olduğunda tabii ki. Kalimnos ve Kos arasında kalan ada, Bodrum’a da çok yakın. Ekonomik krizde olan Yunanistan istese bu küçük adayı bizim Yassı ve Sivri adalarımız gibi imara açar, insanlar da bu muhteşem küçük adaya akın edebilirler. Ancak ne mutlu ki Yunanistan doğal dokusunu korumayı tercih etmiş. Bizim kıyılardaki sedef lekesi gibi beyaz site kümeciklerine baktığımda iyiki 12 ada bize geçmemiş diye düşünüyorum. 35 hane Pserimos’ta deniz kabuklarından yapılmış onlarca güzel hediyelik eşya varken, Türkbükü’nde dandik çin malı incik boncuk olması neyin göstergesi acaba?

Güzel adanın güzel fotoğraflarına dönelim de keyfimizi yeniden toplayalım.

Image

ImageImage

Tekneyi ufacık limanına bağlayıp (hiçbir ücret talep etmediler, hediyelik eşya satanlar da bağlanmasına yardımcı oldular) havlularımızı, plaj oyuncaklarını (kumların üzerinde raket veya bir topla oynamak çok keyifli oluyor) alıp sahile gittik, deniz o kadar sıcaktı ki neredeyse tüm zamanımızı suda geçirdik. Kos’tan feribotlar sık sık gelse de rahatsız edecek ne bir kalabalık ne de bir gürültüye sebep oluyorlardı. Uzun süre kumsalda oyun acıktırıyor tabi, kumsaldaki kafelerin yerine Sevast Pikou Taverna’yı tercih ettik, kilisenin hemen bitişiğinde. Pek bir beklentimiz yoktu, ama fazlasıyla karşıladılar. Basit bi menü vardı; greek salad, musakka, soğan halkalarıyla ahtapot ve kalamar kızartma.

ImageImageImageImage

Yanına da birer Mythos biramızı söyledik. O anda bizden daha mutlu insanlar yoktu. Herşey çok lezzetliydi, taze oldukları çok belli. Kalamarlar yumuşacıktı, shtapot kızartma ilk kez yedim, biraz diri olmasına rağmen bayıldım, hiç kayış gibi değildi sadece ısırdığınızda sanki hala deniz suyu ağzınıza geliyordu. Meğerse oranın meşhur dolması varmış, bi dahaki sefere yiyeceğiz artık. Bu temiz, küçük restoranı yolunuz Pserimos’a düşerse ziyaret etmenizi öneririm.

Akşamüstü hava biraz kalır gibi oldu.Tuğrul’la biz Bodrum’a dönüş yoluna geçtiğimizi düşürken meğerse Kerem inat etmiş Leros’a gitmeye. Böylelikle yolumuzu bir hayli uzatarak Leros’a varabildik. Yolun ne kadar uzun olduğunu söyleyemiyorum çünkü her zaman olduğu gibi yol sırasında horul horul uyuyordum ama muhtemelen Yalıkavak’tan 1,5 saatte gidebileceğimiz Leros’a Pserimos’tan 2,5 saatte filan varmışızdır. 7 gibi Leros’a vardığımızda çocuklar gibi şendik!

Hemen hazırlanıp yıllardan beri gitmeyi beklediğimiz meşhur Mylos‘un yolunu tuttuk. Kerem’in her gittiğinde aradığı taksiciyi aradık, bizi Panteli koyundan Agia Marina’ya götürmek üzere aldı.

Mylos’a vardığımızda ilk dekoruna sonra da hemen önünde, suyun içinde yer alan yeldeğirmenine vuruldum.

ImageImageImageImageImage

Masamıza kurulduk ve Tuğrul’la en büyük hatamızı Kerem’e teslim olarak yaptık, çünkü ardından mide fesadı gelmesi kaçınılmazdı. Aç olduğumuz ve neymiş bu kadar iyi diye meraktan çatladığımız için neredeyse tüm menüyü söyledi. Ouzo Barbayanni ile başladık. İlk olarak daha hafif olduğu için yeşil (%42) olandan söyledik. Herkes anasonlu olduğu için rakıyla karşılaştırıyor ama ben onun dışında çok benzetemedim. Rakının tokluğu yoktu bunda, bir daha rakı tercih edebilirim.Tuğrul 2. seçeneğini alkol oranı daha yüksek olan mavisinden (%46) yana kullandı, o da bana fazla sert geldi, digestive olarak daha iyi olur sanki.

Image

Bütün gün rüzgar yedikten sonra serseme dönmüşüz tabi, ouzolar kendimize gelmemizi ve hemen sonrasında da bir şeyi fark etmemizi sağlıyor; acıkmışız!

ImageImage

Izgarada kızartılıp zeytinyağlanmış ekmeklerle birlikte balzamik sirkeli parmezan ve çam fıstıklı roka salatasıyla birlikte kılıçbalığı pastırma geliyor. Roka yaprakları sanki bizim ülkemizdekinden farklı daha ince bir yaprak ve yumuşak bir tat. Kılıçbalığı pastırma da Mylos’un spesiyalitesi. Sahibi, 2 senedir doğru reçeteyi tutturmaya uğraşıyormuş, başarılı olduğunu söyleyebilirim. Kılıçbalığının yağlı ve ağır balık kokusuna pastırmanın çemenisi bu kadar yakışabilir. Baharatı balığa uygun olarak etle yapılana göre daha hafif, hatta en yoğun olarak aldığım tat karanfildi. Çıkışta Tuğrul ve Kerem blogumdan bahsedince beni içeri götürüp zulasını gösterdi onlarca vakumlanmış çemeniye yatırılmış kılıçbalığı vardı. Mutlaka bitmeden gidin ve deneyin.

ImageImageImage

Yavaş yavaş ısınmaya başlıyoruz! Kıtır mini karidesleri ilk olarak Symi’deki Manos’ta (sonra Türkler o kadar çok gitmeye başladı ki o da bozdu) denemiştim. O zaman da şimdi de aynı şeyi düşündüm; neden bizim oralarda bundan yok! Hem de bu kadar yakınken. Şu minnoş karidesler bizim balıkçılarda da olsa, soğuk biramızla birlikte çekirdek çitler gibi götürsek. Kaderimize boyun eyip bir sonraki mamamıza dönüyoruz. Çıtır kadayıfa sarılı peynir. Bir nevi greek sushi görüntü itibariyle ama o kadar, tadın ve muhteviyatın alakası yok tabi. Üzerine de hafif bal ve glaze balzamik serpiştirmişler de lor peyniri gibi pek bir tadı olmayan peynire ve çıtır kadayıflara bir karakter katmış. Doldurulmuş kalamar geldiğinde doyma noktasına doğru ilerlediğimizi hisseder hale geliyoruz. Kalamarın içinde anneannemin eskiden sık sık yaptığı ve benim hiç sevmediğim ekşimik vardı, demekki sevmememin sebebi anneannem hiç bir kalamarın içine koymayı düşünmemişti ekşimiği. Kalamarın yumuşak tadı ve ızgarada hafif karamelize olmuş dış yüzeyiyle ekşimiğin keskin tadı çok güzel bir tezat oluşturmuştu. Izgaradan alıp sıcacık soframıza gelen kalamara bıçak sapladığınızda içinden peynir fışkırıyordu. Kalamarın en sevdiğim yeri olan bacaklarının da olması lezzete daha da lezzet katıyordu. Bizim restoranların çoğunda Hindistan’dan ithal donuk tüp kalamarlar kullanıldığı için uzun zamandır karşılaşamıyordum.

Yemeğin bu noktasında ‘hadi artık abartmadan ıstakoza geçelim’ diye içimizden geçirirken Kerem bi bomba daha söylemiş meğerse.

Image

Fotoğrafta gördüğünüz risottoya benzese de aslında pek alakası yok. En altta mükemmel bir şekilde haşlanmış pirinçler var, yapışmamış, hafif diri ve yağ filan da yok. Üzerine 3 adet ızgara jumbo karides konuyor ve hepsinin üstüne de asıl ‘killer’ olan sos dökülüyor. Sos muhteşem bir balık suyuyla aromatize edilmiş, öyle ki pilavı karidesi bitirdikten sonra ekmeğinizle tabağı sıyırmak istiyorsunuz. Kremalı ve mantarlı olan sos inanılmaz lezzetliydi. Kerem bunu anlatırken ‘Eda tadına bakınca ağlamak istiyorum demişti’ diye anlatmıştı, kesinlikle haklıymış! O kadar iyiydi ki tadı kesinlikle kimseyle paylaşmak istemiyorsunuz o tabağı! O noktada kendi kendime tamamdır ben zirvede bıraktım derken ıstakozun gelmesiyle neredeyse ben ağlamaya başlayacaktım.

ImageImage

Hem bir gıdım daha yiyemeyecek kadar tıka basa doydum, hem az önce lezzette zirveyi yaptığımı ve orada bırakmayı düşünüyordum, hem de gördüğünüz gibi Kerem’in ölçütlerine alışan restorancılar bize sormadan eşşek kadar bir ıstakoz getirmişlerdi. Kesinlikle bir damla daha ne yemeye ne de içmeye yerim vardı. Ben de elim oyalansın diye bacaklarını filan kırarak oyalanmaya başladım, birşey yiyebilecek gibi olduğumda da bir lokma ağzıma atıyordum. Diğerleri de benden farklı değilllerdi. Baktık olacak gibi değil bari o zaman paket yaptıralım yarın öğlen spaghettisini yapar yeriz dedik. Ardından biz daha müdahale etmeye fırsat bulamadan Kerem tatlıyı söylemişti bile.Image

Revani haşhaşla çok iyi olmuş, iç bayan şurubunu biraz hafifletmiş. Yanında bir top dondurmayla iyice süper olmuş. Kendimi şaşırtmaya devam ediyorum, bu tatlıdan da yiyebildim. Ama bu sefer sondu, hiçbir şey yiyip içemezdim!

Derken çıkarken restoranın sahibi Takis bizi masasına davet etti, birer grappa ikram etti ve evreka! Tanrı İtalyanları korusun, bir anda tüm yediklerimiz sanki hafifledi, tekrardan nefes alabilecek hale geldik. İlk kez bir digestive’in ne işe yaradığını  bu kadar net bir şekilde görmüş oldum.

Image

Bu arada biraz sohbet etme imkanı bulduk, kılıçbalığı pastırmasından bahsetti. Restoranı sadece 3 ay açık tuttuğunu söyledi daha da bir saygı duydum, fazlasına gerek yok diyor. Krizi düşünürken şöyle bir insanlara baktığımda restoranın yarısından çoğunun Türk olduğunu görüyorum. Buraları da biz ihya ediyoruz, taksici de çok memnundu, Türkler çok güzel para harcıyor diyordu. Mylos’a dönecek olursak yediklerimizin yanısıra ıstakozlu spaghetti ve ahtapot carpaccio’nun da bol bol söylendiğini gördüm, bir dahaki sefer için not aldım. Bu arada bu kadar çok yemeğe ve içmeğe 219 euro hesap ödedik. Türkiye’de olsak sadece ıstakoza bile ondan fazla öderdik. oldukça üzücü…

Mylos’tan çıkıp biraz yürümeye niyetlenirken terasındaki barın dekoru dikkatimizi çekiyor. O kadar sempatik ki bizi kendine çekti içeri girip bi bakalım dedik. Etrafı incelerken Takis’in oğlu geldi yanımıza ve barı anlatmaya başladı. Dekorasyonu kendisine aitmiş, kışın seyahatlerinde objeleri toparlarmış. Nasıl güzel fikirler nasıl zevkli bir şekilde uygulanmış size anlatamam. Biraz da bardan bahsetti, barmanleri 40 adet sadece buraya özgü içki icat etmiş. Bize de ikram etmek istediğinde içecek hiç halimiz olmamasına rağmen kıramadık.

Image

Bara kurulduk ve barmane ne kadar çok yiyip içtiğimizi anlattık ona göre birşeyler hazırlamasını rica ettik, o bize neleri sevmediğimizi sordu, tek tek söyleyip ona teslim olduk. Kerem’e teslimk olmak ne kadar yanlıştıysa bu da o kadar doğruydu. O barı düşündükçe ağlamak istiyorum. Ne kadar muhteşem bir yerdi, üstelik bir sonraki gece Nouvelle Vague konseri vardı. Müzik konusunda da zevklilerdi. Off ama kokteylleri düşündükçe… İ-na-nıl-maz, tek kelimeyle inanılmaz. Bu sihrin arkasındaki isim Dimitris Manglaris, bizi resmen kendine hayran bıraktı. İlk olarak verdiği sunumu da bardağın kenarını çevrelediği bir salatalık dilimiyle küçük bir ipucu verdiği Skinros’un içeriğini öğrenince çok şaşırıyoruz. Salatalık, gülsuyu ve sakız likörü! Bu tatları içinde barındıran Hendricks Gin ile karıştırıldığında gerçekten çok hafif bir kokteyl ortaya çıkmış, benim 1 numaram buydu.

La gioconda, queen of hearts, Basil Smash, Strawberry Cheesecake (philadelphia’dan köpük yapmıştı çilek taneli vodkanın içine, tatlı niyetine içilirdi) hepsinin isimleri de çok güzeldi. İsmini hatırlayamadıklarımız da var ama tatlarını ve bize yaşattığı duyguları hiçbir zaman unutamayacağız. Dimitris’le uzun uzun sohbet de ettik. Selanik’te de bir barı var, ismi Tokyo City Bar. İstanbul’a davet ettik, umarım gelir ama açıkçası içki olarak onu etkileyebilecek bir yer olabileceğini zannetmiyorum. Bize sordu İstanbul’da kokteyller aşağı yukarı ne kadar diye, şimdi ona alelade bir yer söyleyemezdik. Zuma geldi aklımıza, bu kadar etkileyici bişey olmasa da kalite olarak fena değil, 20 euro civari deyince gözleri yerinden oynuyordu, şu sanateserlerini 7-8 euro’ya satıyorlar. Kahretsin ne çok kazıklanıyoruz!

Image

Neyse biz Dimitris’e dönelim, o kadar profesyonelce çalışıyorki hayran hayran izlemekten kendimizi alamıyoruz. Neyse ki fotoğraf çekmeyi akıl edebildim.

Image

Yanılmıyorsam hazırlanmakta olan Queen of Hearts (Kerem’in favorisi olarak ismi de uydu aslında), çay yaprakları yakıldıktan sonra bardak ters çevrilip konarak tütsüleniyor. Ardından içinde olduğunu hatırladıklarımı elderflower yani mürver likörü (çok severim), bergamot bitter (bitter hiç sevmem) ve cin. Oldukça yoğun baharatlı bir tadı vardı. Bence daha kışlık bir içkiydi, ama çeşitlemelerimizin içine cuk oturdu. Boş bardaklarımız ve yüzümüzde bu güzel yeri keşfetmenin mutluluğu…

Image

Leros ufacık bir ada ve o ufacık adada İstanbul’da bulamayacağımız kalitede restoran ve barda muhteşem bir şekilde yedik içtik. İlk başta çok mutluydum böyle güzel bir deneyim yaşadığım için. Ancak sonra düşününce kendi ülkemde nasıl kazıklandığımı çok acı bir şekilde görmüş oldum. Kalitesiz, ithal ve donuk ürünleri, kötü dekor, kötü servisle dünyanın parasına yiyoruz. Düsseldorf’ta da bu duygu hakimdi ama bu kadar etkilemiyordu. Böyle yakınımızda işlerin nasıl da farklı olduğunu görünce oldukça üzüldüm.  Bir de sonraki akşam Türkbükü’nü görünce keyfim tamamen kaçti, o çok meşhur Ship Ahoy’da inanılmaz kötü bir kitle, nasıl kazıklasam diye bakan şişe açtırmaya çalışan garsonlar, 2 bira 1 mojito istediğinde bira sıcak, mojito içilmeyecek kadar kötü geliyor ama karşılığında 150 tl istemeyi biliyorlar. İstanbul’da Sunset’e gittiğinde ana yemek için 1,5 saat bekletmeyi kendilerinde hak görüp soğuk getirip bir de sadece bir ana yemeğe 100 tl istemeyi biliyorlar. Biz bu durumda ne oluyoruz?

Uzun lafın kısası ‘this is the life’ dediğim bizimki değil, o kesin!

P.S. Leros’un devamı bir sonraki yazıya kaldı.