Takip Et:

The King is Dead, Long Live the King!

Hükümetimiz cumartesileri çalışmamızı buyurmuş.

Psikolojiye iyi gelirmiş hem de.

E ben de dedim ne duruyorum o zaman, bari bir blog yazayım bu yağmurda kendimi sokağa atacağıma.

Daha şimdiden psikolojim muhteşem bir hal almaya başladı, yazının sonunda ne olacak düşünün!

Önceki yazımda yoğunum vesaire dediğimden daha fazla bir ”excuse” bulmak için uğraşmıyorum ve direkt olarak konuya giriyorum.

Aslında bu yazının şöyle başlaması gerekiyordu, yaz bitti son bahar geldi rölantiden çıktık, hepimiz yoğun bir tempoya girdik o sebeple sizi yaza götüreyim blah blah blah.

Ancak Mikail’in boruyu erken öttürdüğünden son baharı atlayıp kışa girdik. Yani şimdi size bu yazıda yazsal bir aktiviteden bahsetmek ne kadar akıllıca olur bilmiyorum, ona yazının ilerleyen satırlarındaki psikolojim karar verecek.

Genelde hep gelecek programlardan bahsedip bir kaç gezdiğim gördüğüm yeri, yediklerimi anlatıyordum ancak nedense an itibariyle katıldıklarımdan bahsedeyim istedim, ne işinize yarayacaksa artık.

Nasılsa geçti o sebeple kronolojik bir bilgilendirme yapmama gerek yok.

En çok etkileyenden başlayayım.

Tiyatrocuların güya profesyonel değerlendirmeleri olumsuz da olsa benim amatör gözlerim ve ruhumun pek kötü bir şeye tanık olmadığı hatta oyunculuk, ses ve ışık karşısında pek bir coşkuyla dolduğum, 3 saat 15 dakika boyunca sıcak ve havasızlıktan bayılsam da hiç bitmesin istediğim, Shakespeare’in en muhteşem oyunu olmasa da en muhteşem insanlar tarafından sahnelendiğinde tadından yenmeyen III.Richard’dan bahsediyorum tabiiki!

The Bridge Project bünyesi altında Sam Mendes’in yönetmenliğinde sahnelenen oyunun yıldızı Kevin Spacey, kariyerinde edindiği başarıların nasıl da haklı bir sebebe dayandığını sahnedeki enerjisi ve oyunculuğundaki mükemmellikle kanıtlıyor.

Gloucester Dükü Richard ya da ”soon to be” III.Richard mı desem, hem kolu hem bacağı sakat, hem kambur ve bir de söylenene göre ağzında dişleriyle doğmuş pek de presentable olmayan bir adamcağız.

Hıımm, yok adamcağız olmadı.

Çünkü bu adam pek de acınacak halde değil, güç hırsıyla yapmadığı kötülük kalmıyor.

Ancak onun için de pek hayırlı olmuyor sonunda savaş meydanında kan revan içerisinde ”a horse, a horse, my kingdom for a horse!!!” diye bağırırken gücünden eser kalmıyor.

Oyunun sonunda size düşen de avucunuz parçalarcasına alkışlamak.

İstanbul’da şans kaçtı ancak başka bir ülkede bu fırsat elinize geçerse mutlaka izleyin.

Aslında bunu yazdıktan sonra herşey sıradan kaçacak, acaba önceki akşam Babylon’daki 21. Akbank Caz Festivali bünyesinde İlhan Erşahin Love Trio & Arto Tunçboyacıyan konserini pas geçip direkt seyahat yazımı mı yazsam? Ne de olsa İlhan Erşahin’in sizi sanki arafa taşıyan büyüleyici etkisinden daha önce de bahsetmiştim.

O sebeple gelelim bir türlü tamamını yazamadığım İtalya seyahatine.

Öncelikle bahsettiğim Enoteca Marcucci‘nin kapanacağı haberinin üzüntüsü içindeyim. Detayları aldığımda size sebebini de söyleyeceğim.

Şimdi gelelim bir başka çok güzel restorana.

Bu seferki diğeri kadar ”jeune” olmasa da klasıyla kalplerimizi fethetti.

Merkezi bir noktada değil, Arma Di Taggia denen küçücük bir kasabada, burası da San Remo’ya yaklaşık 30 dakika uzaklıkta.

San Remo casinosu, müzik festivali ve zamanının meşhur alışveriş merkezi oluşuyla size tanıdık gelebilir.

Belki biraz fotoğraf hafızanızı tazeleyebilir.

Sol tarafta müzik festivalinin yapıldığı Ariston tiyatrosunu/sinemasını görebilirsiniz, bakınız daha yakından…

Hımm sokağın ismi…

Escoffier’nin kim olduğundan bahsedeyim isterseniz. Fransız mutfağının bugünki noktasına gelmesini sağlayan cheftir kendileri. 19. yüzyılın büyük ustası Careme’in tekniklerini basitleştirerek, mutfakta organizasyonel dağılımı sağlayarak ve de tekniklerini, tariflerini kitap haline getirerek günümüzün popüler mutfağının temelinin sağlam olmasını sağlamıştır. ”Le cuisinier des rois, le roi des cuisinier” (kralların şefi, şeflerin kralı) 20.yüzyılın mutfak dünyasını şekillendirdikten sonra 1935 yılında vefat ediyor.

Alışveriş yapmak isterseniz bu ana caddesinde tüm dükkanlarını bulabilirsiniz.

Yolun sonunda da meşhur Casino San Remo’yu…

Ancak benim ilgimi asıl çeken bir tesadüf sonucu, her dükkanda 25 dakika geçirmekten fenalıklar gelip de gruptan kopup tekneye dönüş yolunda, bulduğum haftasonu kurulan bu bit pazarı. Akşamüstü tam kapanışını yakaladığım için dilediğim şekilde tadını çıkaramadım, ama tabiiki de birşeyler bulduk, annemin taşbebek koleksiyonunu biraz daha genişlettik. Bir de şöyle birşey vardı çok hoş gözüken…

San Remo’da çok fazla vakit geçiremiyoruz çünkü Arma Di Taggia’daki Michelin yıldızlı restoranımız La Conchiglia için hazırlanmamız lazım.

Önce size Arma di Taggia’dan bahsedeyim. Burası oldukça küçük bir sahil kasabası. Kumsalları ve bu restoranı dışında pek de bir numarası yok, oldukça sakin bir yer.

Arma di Taggia’yı anladıysak bence La Conchiglia’ya geçebiliriz.

Son derece klasik bir dekorasyona sahip sempatik restoran. Size şöyle şıktı, şöyle tasarımcılarla çalışmışlar diyemeyeceğim. Ancak masa düzeni, sunum ve yemekler o kadar efsaneydi ki zaten bunları pek aramıyordunuz.

Üstelik restoranın sahibi o kadar ilgiliydi ki asıl ortamı sıcak kılan faktör bu olsa gerek.

Herkesle tek tek ilgilenip mönü hakkında yardımcı oldu.

Hatta o kadar ilgiliydi ki seyahat boyunca yaşadığımız scampi-gamberi-gamberoni ayrımını yapmaktaki problemimizi çözmek için bize hem birer numune getirdi hem de balık türlerinin olduğu bir kitabı getirerek daha da bir pekiştirmemizi sağladı. (Halbuki şimdi ayıkladığım onlarca kilo scampi aka. kerevitten sonra bir daha karıştırmam mümkün değil)

Size de söyleyeyim bari; scampi kerevit, gamberi karides, gamberoni de jumbo karides.

Bu arada masanın ne kadar şık olduğundan bahsetmiştim yanlış hatırlamıyorsam.

Sohbete dalmışken şefin ikramı olan pırasa ve kabaklı böreklerimiz geldi.

Adeta Escoffier’nin ”the greatest dishes are the simple dishes” lafını vugular nitelikte. Sunum ve malzeme olarak son derece basit ama tabakta ne kadar güzel durduğuna bakar mısınız? Pırasa ve kabak sote edilmiş ve de yufkadan bohçaya konularak pişirilmiş. Tabağa da 3 parça domates ve biraz zeytinyağı, hem damağa hem göze hitap ediyor. İyice keyiflenmeye başlıyoruz.

Ancak şöyle bir durum var. Eniştemiz yemeğe çok düşkün ve herkesin de aynı iştahla yemesini bekliyor. Siz başlangıç, ana yemek, tatlı hepsini söyleyin, yemezseniz de problem yok ama masanın ahengini bozmayın diyor. Hele ki eğer biz şunu paylaşacağız derseniz bir hayli sinirleniyor. Bir tek başlangıç ve ana yemek söylediysek sonunda tatlıda bir esneklik yapıp paylaşmamıza ses çıkarmayabiliyor.

O sebeple istediğim yemekler hep en hafifleri oldu, buradan bakıldığında size yavan gözükebilir ancak temin ederim hepsi muhteşemdiler.

Bu ufacık kalamar ve ahtapotları ilk kez fritto misto yediğimiz bir yerde deneme fırsatı bulmuştum. Burada da daha sağlıklı versiyonu olan ızgarasını denedim, süperler! Hem çok yumuşak hem de bacak bölümü daha küçük olduğundan çok güzel kızarıp karamelize bir hal alıyor.

O güne kadar bir türlü risotto yeme fırsatı yakalayamamıştım, İtalya’da da son günümüzdü, o yüzden bu fırsatı değerlendirip kabak çiçeği ve karidesli risotto söyledim. Normalde tereyağ, krema, parmesanla iyice ağır olan risotto burada oldukça farklıydı. Annem bu durumu yavan buldu. Ama bence çok sade ama çok lezzetliydi. Ağır yağlı malzemelerin kullanılmaması balık suyunun lezzetini iyice ortaya çıkarmış, kütür kütür karidesler ve de baskın bir tadı olmayan kabak çiçekleri bence çok iyi bir uyum sağlamışlar. Böyle basit bir yemeği lezzetli kılmak tamamen aşçının hünerindedir. Hem malzemen çok iyi seçilmiş olacak, pirinçlerin mükemmel bir şekilde pişirilmiş olacak ve balık suyu da en önemli aktör olacak. Şefi tebrik ediyoruz.

Gelelim tatlıya.

Son derece klasik olan restoran avangardlığını tatlıda konuşturmuş ve tütünden panna cotta yapmış, ben muhafazakar takıldım başka bir şey yedim ama enişte onu seçti. Ama öncesinde hepimize ufacık tefecik creme brulee’ler getirdiler.

Masamızın kadınları o zaman keşke tatlı söylemeseydik diye tam söyleneceklerdi ki eniştenin kalkan kaşıyla birlikte tekrardan sessizlik sağlandı ve başlangıç tatlımızı yiyip ana tatlımızı beklemeye koyulduk.

Izgara ananas, passionfruit, portakal marmelatı ve neden yapıldığını hatırlayamadığım jöle eşliğinde tütünlü panna cotta.

Tütün tadı çok bariz bir şekilde hissedilip biraz boğazınızı yaksa da ilginç bir deneyim olarak hafızanızda yer edinebilir ancak kendi açımdan söyleyeyim bir da bir mönüde karşılaşırsam sipariş verir miyim bilemiyorum. Ancak bu tamamiyle kişisel zevkle alakalı birşey, belki siz çok beğenirsiniz.

Zaten ben kendi tatlımdan oldukça memnundum. Zaten Le Guide Michelin’de de bunu tavsiye etmişlerdi, denemezsem olmazdı =)

Çikolatalı kek görünümünde olan bu şaheser bakın ilk kaşığınızı aldığınızda ne hale geliyor.

İçinden muhteşem ve sıcacık bir fındık kreması akıyor. Ağır kremalı şeyleri sevmem derken bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu öyle değil mi?

Ama muhteşemdi, hafif iç baysa da sonlara doğru, etrafınızda allahtan yardım edecek insanlar oluyor da silip süpürülüyor.

La Conchiglia İtalya seyahatinin kesinlikle en mutluluk kaynağı restoranlardan biri haline geldi benim için o sebeple hani bir ihtimal yolunu oralara düşer, mutlaka gidin deneyin derim size. Gönül isterdi ki diğerlerinin yemeklerinin de fotoğrafını çekeyim ve size bahsedeyim ancak masadaki huzuru pek bozmak istemedim. Sadece benim tercihlerim ve acayip tütünlü panna cotta’yla idare etmek durumunda kaldınız. Çarşamba günleri kapalı olduğunu ve rezervasyon yaptırmayı unutmayın. Pişman olmayacaksınız.

Şu yağmurlu sonbahar/kış gününde karnınızı acıktırabildiysem ne mutlu bana, keh keh =)