Takip Et:

Serrafoodie Stayla Bayram

Günlerdir bilgisayarın başına geçiyorum,

Yeni bir yazıya niyetleniyorum,

Birkaç satır yazıyorum,

Sonra da vazgeçip bilgisayarı kapatıyorum.

Böyle böyle taslaklarda 5-6 tane kaydedilmiş tek paragraflık yazı çıktı.

Hep yoğun ruh hallerinde iyi yazılar, yaratıcılık çıkar derler. Benim son haftalarda sıkıntı, üzüntü olunca yoğun ruh halim bunu bloguma yansıtmak istemedim, zaten birşey de yazamadım.

Ama an itibariyle keyfime diyecek yok.

Sıcacık sabah kahvem bilgisayarımın kenarında, Ayhan Sicimoğlu’nun ”En Istambul” albümü cd player’da, bahçemizin arsız kedileri camdan bakıyorlar ve buz gibi havada ben sıcacık evimdeyim (artık buna çok şükür demek gerekiyor).

Az sonra da ilk başta Kerem’e yapılması planlanan ama sonra küçük bir tarih hatasından dolayı Öykü’ye nasip olan Tiramisu’yu yapmaya başlayacağım.

Şu aralar uzmanlık alanım Tiramisu oldu. Aslında çok kolay bir tatlıdır, fakat profesyonel olanının yapılış şekli biraz daha farklı (yumurtaların pastörize edilmesi gerekiyor) olduğu için ve de tedarikçilerimizin bize sunduğu malzemelerle standardı yakalamak (Antica Locanda ve mükemmeliyetçi chefimizin temel amacı) oldukça zor oluyor. Her Tiramisu da benim için bir challenge haline geliyor. Mesela tavuklara fazla mısır verildiğinde sarılarının acayip bir sarı ve daha katı olduğunu biliyor muydunuz, işte bu yumurta sarılarını kremamsı bir kıvama getirmeye çalışmak sizi deli edebiliyor.

Neyse az sonra ben ev tipi Tiramisu yapacağım için sorun yok.

Niyetlendiğim postlarda bahsedeceğim o kadar çok konu vardı ki nerdeyse hepsini unuttum, şimdi de yazmanın bir anlamı kalmadı; Bienal’den bahsedecektim yarın son gün, pek de etkisi olmaz. Zaten ben pek anlamıyorum ‘çağdaş sanat’ı. Estetikten ve teknikten fazla uzak, pek bir mesaj (o da anlayana) kaygısı içinde ve sanki bir çemberin içindeysen bir yerelere gelebildiğin bir sanat tarzı gibi geliyor, kendi adıma konuşayım umarım hızlı bir şekilde geçer gider.

Bayramımı film izleyerek geçirdim, pek bayram delisi bir insan değilim. Daha önceki yazımda bahsetmiş miydim hatırlamıyorum ama bayramlarda seyahate gitmeyi sevmiyorum, havaalanları uzun kuyruklar ve rötarlara ev sahipliği yapıyor, gittiğiniz şehir revaçtaysa da şaşkın Türklerle dolu oluyor. Bu durumda da ben bir nebze daha boşalmış İstanbul’da kalmayı tercih ediyorum. Mesela geçen bayramda bomboş caddelerde klasik bir arabayla turlayarak İstanbul keyfi yaptım. 45 dakika içinde Maslak-Etiler-Bebek-Nişantaşı herhalde normal zamanda hayal olur. Ancak yeterince uzun bir bayram tatili olmadığından herhalde bu sefer yollar da çok doluydu. Filme sarmam da bu sebepten. Incendies, The Visitor, Pearl Jam 20, Beginners izlediğim için son derece mutluyum. Uyarmam lazım Incendies çok vurucu bir film, sonunda da sesinizi çıkaramıyorsunuz, nefesiniz kesiliyor, 10 dakika şöyle bir durup hazmetmeniz gerekiyor yaşananları. Bana bu etkiyi Takeshi Kitano’nun Dolls‘u da yapmıştı, bilerek izleyin, sonra bana küfretmeyin. The Visitor’ı izlemem de şöyle oldu asıl amacım Kerem’in fazlaca metetmesinden ötürü belgeselden pek hoşlanmama rağmen Pearl Jam 20’i izlemekti ama Itunes Store’da kısa süreliğine 0.99$’a kiralanan The Visitor konusunu okuyunca hoşuma gitti, böyle bir fırsat var hadi bari izleyeyim dedim ve bayıldım! Aslında üzücü bir hikayeyi sıfır ajitasyonla o kadar şeker bir şekilde size sunuyorlar ki film bittiğinde hiç beklenmedik insanların nasıl da izler bırakabileceğini, yaşamınızı değiştirebileceğini görüp umut doluyorsunuz. Bunun üzerine üşenmeyip Pearl Jam 20’de ise oyuncuların değil de gerçek insanların tepkilerinden çok sahici ruh hallerine maruz kalıyorsunuz cabası da Pearl Jam’in muhteşem şarkıları. Gelelim Beginners’a, Ewan Mcgregor Perfect Sense (şu anda favori filmim, çok bunalım ve klostrofobik ama bence en değişik aşk filmlerinden biri) ile bir numaralı aktörüm olmuştu, Beginners ile yerini sağlamlaştırdı. 75 yaşına gay olduğunu ilan eden bir babayla oğlunun ilişkilerinin gelişimini konu alıyor. Biraz yavaş ve durağan bir film olsa da Inglorious Bastard’dan izlemeye doyamadığımız Melanie Laurent’in varlığı filme bir nebze renk katıyor. Siz tavsiyem bu filmleri bir fırsat yaratıp mutlaka izlemeniz. Pişman olmazsınız. Neden bu kadar çok film yazdım ben de anlamadım sonuç olarak yemek benim alanım, ama zaten filmleri de teknik olarak değil şahsi olarak değerlendiriyorum, gusto personale yani!

Bir diğer bayram aktivitemiz de babamla ne yapsak ne yapsak diye düşünüp sonunda ‘hadi gel sana vitesli araba kullanmayı öğreteyim’ kendimi debriyajın arkasında bulduğum, 15 yaşında araba kullanmayı bilmiyor olsam çok heyecanlanabileceğim ancak 9 senelik ehliyet sahibi bir insanken çok da anlem veremediğim bir aktivite oldu. Zaten ben ‘ama neden?’ sorusuna o kadar çok takılmıştım ki debriyaj-gaz ahengini uzun bir süre vücudum inatla kabul etmedi, babam allahtan sabırlıydı da keyifli bir aktivite olarak, muhtemelen arkamdaki arabadakileri delirterek, sadece bir kez 3’ten 1’e vitesi attığım için bizim camdan, arkadaki arabanın da bizim bagajdan çıkma tehlikesiyle karşılaştık, neyseki eve yaklaşmıştık da kazasız belasız döndük.

Anlattığım bunca anlamsız şeyden sonra bayramla gerçekten ilgili birşeyler söyleyeceğim gibi bir beklenti var mı gerçekten hala?

Söylediğim gibi bayramları sevmiyorum, size tarifini vereceğim bayramların vazgeçilmezi anneanne/babaanne yemeğim de yok, o zaman ne yapsam, ailecek gittiğim yerleri mi anlatsam. Nerede o eski bayramlar temasından çok sıkıldığım için günümüzden bahsedeceğim. Hiçbirşey eskisi gibi değilken sanki sadece bayram değişmiş gibi bu konuyu irdelemek saçma geliyor çünkü.

Suna’nın Yeri eski lezzetini kaybedince ona bir alternatif bulmak gerekiyordu. Kuzguncuk’taki İsmet Baba (0216 553 12 32) bu görevi başarıyla yerine getirdi.

Manzara yine muhteşem.

Bol çeşitli mezelere saldırdık.

Beyaz peynir, patlıcan salatası benim için zaten klasiklerde, bunlar kötü olunca bir yere iyi demiyorum.

Uskumru lakerdası pek iyi değildi, bize fazla kuru geldi. Belki o mahsül kötüydü, pek bilemedik bir daha yememiz lazım.

Yoğurt çok severim haydariyi de bir başka severim. Küçük bir çocukken balıkçıya gittiğimizde kuzenim Alice’yle haydariden başka bir şey yemezdik, akşam yemeğimiz ekmek üzerine sürülen haydariydi. İstanbul’da her balık lokantasında karşılaşamayabiliyoruz. Bir de bazı yerlerde salatalık filan da koyuyorlar olmuyor. İsmet Baba’daki tam sevdiğim gibiydi, süzme yoğurta, içindeki baharatlar ve otlar da tam kıvamında.

Pek çoğunuzun yüzünü buruşturacağı bir meze olan beyin tava karşınızda! Ve çok da lezzetli.

Küçükken annem zorla yedirdiği için ve her zaman ciğere tercih ettiğim için alışık olduğum bir tat ve uzun zamandır (20 sene filan!) yememiştim. Çok güzel bir şekilde kızartılmıştı. Denemeden geçmeyim. Resmini ıskaladığım arnavut ciğeri de vardı. O da sevenler için (ben değilim, ağızda bıraktığı pütür pütür hissiyat beni bitiriyor) tam olması gerektiği gibiydi.

Kalamar tava yumuşacık, pamuk gibi. Dışı biraz daha çıtır olsa daha da güzel olacak ama kayış gibi olmayan kalamar da tatmin ediyor.

Midye dolmasını hiç beğenmedim, iç pilavı kuru ve baharat eksikliğinden dolayı tatsızdı.

Son mezemiz de börek. Kapıdan girdiğinizde sağda buzdolabının içinde uzun rulolar halinde hazırlanmışlarını görüyorsunuz, sipariş geldiğinde de bir dilim kesip kızartıyorlar. Elde açılmış hamur içinde patates, dereotu ve de peynir var. Lezzetli fakat içi çok nötr bir tada sahip olduğu için çok da fazla üzerine söyleyecek söz yok.

Babamla iki kişi gidince bu kadar meze bizi çok tıkadı o sebeple ana yemeğe geçemedik. Eğer 4 kişi olsaydık bile bu kadar meze yeterdi bir de üstüne balığa da yerimiz olurdu. Neyseki babam daha önce gelip kalkanından yedi de ne kadar leziz olduğunu öğrenme fırsatını yakaladım. Artık bir dahaki sefere..

Bu arada fiyat konusunda da bir fikriniz olsun diye söylüyorum; bahsettiğim mezelere ek olarak 1 duble rakı, 1 soda ve 1 türk kahvesine 2 kişi için 90 tl ödedik.

İsmet Baba Kuzguncuk kıyısında muhteşem bir boğaz manzarasına karşı kurulmuş 60 yıllık bir balıkçı, eğer gidip de rakı-balık keyfi yapmadıysanız mutlaka denemenizi tavsiye ederim.

Bir başka bayram durağımız da 65 yıldır Türkiye’nin en iyi lokantası olmayı başaran Beyti ( 0212 663 29 90).

Aslında bir yazının kıyısında köşesine Beyti’den bahsetmeyi doğru bulmuyorum. Başlı başına bir fenomen çünkü.

Fakat bu gidişimizde enişteyle birlikte olduğumuz için ekstra bir ilgi gördüğümüzden çok kısa anlatmadan geçemeyeceğim.

Beyti Bey, lokanta 1 tane olur diyor ve bunu kanıtlamak için de 65 senedir işinin başında 1 tane lokantasını standardını hiçbir zaman bozmadan, misafirleriyle birebir ilgilenerek yaşatıyor.

Giyimine çok düşkün, Brioni sevdalısı olduğunu enişteden duymuştum. Kravatına tutuşturduğu incisiyle yine çok şıktı. En alçak sesiyle sohbetlerimize katılıp, yaşadığı bir kaç olaydan bahsetti. Konu tam Kaddafi’den açıldı da odasından gitti, bir saat getirdi. Kaddafi’nin hediyesi olan içinde resmiyle oldukça ilginçti.

Masanın başında enişte olunca Beyti Bey’in bizi doyasıya beslemesi de kaçınılmazdı, resim çekmeyi su böreği ve zeytinyağlı tabağından sonra akıl edebildim. Arada bir kaç tanesini nefes almaya çalışırken atladım, ayrıca etler tek tek her şeyden (pirzola, köfte, döner, sucuk vs..) olduğu için koca tabakta küçücük gözükebilir sizi yanıltmasın.

Geçmiş bayramınızı kutluyor, sizi mide fesadımla başbaşa bırakıyorum.