Takip Et:

Serrafoodie.com is back!!!

Seyahat derken caz festivali gümbürtüye gitti.

Aldığım o kadar bilet de arkadaşlarıma.

Satışa çıkar çıkmaz hevesle aldığımdan ve uzun zaman da gitmenin hayalini kurduğumdan her ne kadar çok enteresan bir yerde olsam da hafif bir burukluk oldu içimde.

En çok gitmek istediklerimi kaçırarak döndüm İstanbul’a, ama en azından kapanış konseri vardı beni az da olsa tatmin edecek (gerçi bir caz festivalinin kapanış konseri olacak nitelikte miydi o da tartışılır).

İçimden bugünü yazmak o kadar çok geldi ki seyahat yazıları biraz daha bekleyecek.

Bunun bir sebebi de; son 10 gündür blogumu kaybettim zannetmiş olmam!

İlk başta ters giden birşeyler olduğunu pek de anlamadım, takip eden insan sayısında azalma olduğunda yaz dolayısıyladır dedim. Ama sonra bir de ne göreyim blogum yerine abuk sabuk bir sayfa var. Upuzun uğraşlar, telefon görüşmeleri ve bol baş ağrılı 4 günün sonunda tekrar kaldığım yerden devam edebilince keyfim yerine geldi tabi!

O yüzden şu anda birazcık keyfi yazarsam kusura bakmazsınız diye umut ediyorum.

Baştan başlamak gerekirse bugün konser alanına gidişimiz pek planladığımız şekilde olmadı.

Bizim derdimiz güzelce yemeğimizi yiyip akabininde konseri dinlemekti, bunun için de erkenden gitmek gerekiyordu, işte bu noktada sınıfta kaldık.

Çünkü Mert Ünsalcığım kendine ev bakmak için İstanbul’un en sıcak günlerinden birini bulmuştu, bense bizim yan eve bakmaya gelene kadar bulaşmayarak pek bir akıllılık ettiğimi düşünüyordum.

Ancak oranın havuzu ve saunası da (Beyoğlu’nun göbeğinde böyle abesle iştigal olamazdı herhalde) olması sıcak kat sayısını arttırdığı gibi, hadi gel bari şu eve de bakalım derken 1 (bir) metrekare bir asansörde 2 ve 3. katların arasını 30 saniye kalarak geçirmemiz sıcağımıza ekstradan sıcak katınca konser alanı olan Santral İstanbul’a hafiften gecikmiş, acıkmış ve de çok bunalmış bir halde ulaştık.

E konser de var bir saatten sonra yer bulmak çok da kolay değil.

İlk durağımız Tamirane, acemiyiz henüz isim yazdırıyoruz.

İkinci durağımız Otto’da ise tanıdık yüzler görünce her ne kadar daha rahat davransak da çığrından çıkmış bir durum da vardı hani. Belliki öyle bir kalabalığı (bak sen şu Joss Stone’a) kaldıracak kapasitesi yokmuş. Extra garson ve aşçılar da yeterli gelmemiş tüm Ottolar’ın yemek koordinatörü Monsieur Pierre de mutfakta harıl harıl çalışıyordu.

Normalde ben pek zorlamayı tercih etmem böyle bir durumda çünkü yaşanılan zorlukları bilirim, bizim de pazar kahvaltılarımız aynen böyle oluyordu, kasada, mutfakta, barda, her yerde çalıştığımı cok net hatırlıyorum. Hele bir de “han’fendi hiç çatal-bıçağımız bile kalmadi, inanın” derken duyunca bir garsonu acaba çimlerin arasına kurulan piknik alanına (orada da yatan insanların üzerine bir anda sulama sistemi çalışmaya başlamıştı gerçi) gitsek mi diye düşünmedim değil. Ancak yemek söz konusu olduğunda çok azimli olan Mert hemen yerini buldu ve konuşlandı. Gerekli ayarlamaları da yaptı ( bir tek çatal-bıçak zor bulunan yerde et kesme bıçağı isteyerek sınırları zorladı da neyse ki çabuk toparladık) ve son derece keyifli yemeğimizi yedik, ardından 3 sene önce yaptığı duvarda asılı olan karikatürüyle resim de çektirip konsere doğru yol aldık.

Son derece dakik olduğunu kanıtlayarak sadece 5 dakika geç çıkan Joss Stone sayesinde tek bildiğim şarkı olan “You had me” de gümbürtüye gitti (yoksa bizim geç kalmamızla bir alakası yok yani). Bir şekilde girdik içeri, oturmak yerine ayakta kaynak yapıp sahneye yakın yerlere doğru gitmeyi tercih ettik ve bu sayede de hanımkızımızın haline tavrına daha da bir şahit olabildik.

Ses zaten inanılmaz, düzgün fiziği, upuzun saçları, hippi kıyafeti ve neşeli tavırlarıyla da sahnede bunu iyicene dolduruyor.

Ancak o neşesi o kadar sevimli ki bir süre sonra şüphe duymaya başlıyorsunuz. Bizi mi Türkiye’de tam tersine alıştırdılar da ayarım mı kaçtı bilmiyorum ama bir süre sonra sanki 16 yaşından beri sahnede olmanın verdiği bir kaşarlık ona o sevimliliği, bir kahkahayla dünyaları fethedebilirmiş gibi bir tavrı yüklüyor. Eh tabi karşısındaki binlerce insanı da aynı şekilde etkiliyor, koskoca sahneyi dolduruyor.

Bu arada şikayetler de olmadı değil, caz festivali diye çok blues ağırlıklı bir playlist olmuş, ağırlaştırmışlar kızı diye, ancak gerçek olan birşey de Joss Stone’un inanılmaz kuvvetli sesi ve herkesi kolayca etkisi altına alabilecek sahne ışığı, yavaşsa da bunu size minimumda hissettirdiler.

Benim gibi parçaların çoğunu bilmeseniz de müzik ziyafeti çekmeniz engellenemiyor anlayacağınız.

Konser dağılırken de bizim gibi sabırsızsanız Otto’da bir kahve(!) içip ardından bomboş otoparkta çıkmak çok daha kolay oluyor.

Jazz festivali dendiğinde hafif kalsa da kendisi hiç de öyle olmayan Joss Stone bize çok iyi vakit geçirtip diğer etkinliklerin önünü açarak kapanışımızı yaptı.

Size şimdiden Eylül sonu Ekim-Kasım etkinliklerinden bahsedecek değilim, saten şu anda görünen o ki İstanbul’da “deja vu” devam edecek. Ancak önümüzde Ramazanda Caz var; Topkapı Sarayında büyüleyici bir atmosferde konser dinlemek isterseniz ya da ramazan ramazan parti atıştırmalıkları (yine asi ruhumla ders konusu tercihim efsane, ama napiyim Türkiye dışındayken konu ve mönüyü oluşturdum ve ramazanın farkında değildim) kursuna gitmek isterseniz 20 Ağustos cumartesi günü 14:00-17:00 arası İstanbul Culinary Institute’ta vereceğim kursa buradan kayıt olabilirsiniz.

Bugün tek bir telden çalmak yerine her telden çalmayı tercih ettim, günlerdir blogumu kaybetme korkusuyla bırakın tadını çıkarayım, ne de olsa insan kaybedince değerini daha da bir iyi anlıyor.