Takip Et:

Piú Mediterraneo

Piú Mediterraneo

Viareggio’daki şoförümüzün bizim için kullandığı sıfat.

Genelde müşterisi olan Ruslar için 2 buzun arasına sıkışmış gibi hissediyorum diyen de aynı kişi.

Bilse ki bir Türk için de İtalyan’a duygular karşılıklı.

Son yazılarımda bahsettiğim İtalya seyahatinin 5.günü, yazı yazdıran duyguların ilki.

Akdeniz sıcaklığı değil tabiiki tek sebebi.

Hem biraz şehirle zaman geçirmek, bir etkileşime girmek hem de yerin de size yazı yazdıracak nitelikte olması gerekiyor. Karakter yani.

Onu da bolca Pietrasanta’da bulduk.

İlla deniz üzerinden gelmeniz gerekmiyor, Floransa’ya geldiniz diyelim, boşverin Pisa’ya gitmeyi (Kumburgaz’a eğik kule koysalar gidecek misiniz?) onun yerine Viareggio’ya doğru gelin, önce Forte dei Marmi’yi gezersiniz ardından da Pietrasanta’yı.

Bugün Çarşamba olduğuna göre ilk olarak Forte dei Marmi pazarına gidebilirsiniz. Orada kıyafet ağırlıklı olarak az biraz da ev eşyaları var.

Pazar deyince de aklınıza Ulus Pazarı gelmesin lütfen.

Herşey orijinal, sempatik birçok aksesuar bulabilirsiniz.

Yeterince ucuz mal gordüyseniz artık pahalılarına geçebilirsiniz.

Forte dei Marmi’nin sokaklarında bir Prada, Gucci, Ferragamo bir de ünlü sanatçıların heykellerine denk geleceksiniz.

Sanatın sebebi ise heykeltraşların yuvası olan Pietrasanta’ya bu kadar yakın olması.

Sokaklarda, caddelerde, parklarda, otobana çıkmadan hemen önce bir sanat eserine rastlamanız son derece sıradan bir olay.

Sanat eseri dediysek Etiler’deki gibi marmara mermerinin şöyle bir çarpıtılmış hali değil.

Bi anda Botero’nun bir heykeliyle en olmadık yerde karşılaşabiliyorsunuz.

Ya da çok ünlü bir heykeltraşın sergisiyle.

Vangi.

Semra sayesinde birkaç senedir haberdar olduğumuz bir heykeltraş, olağanuüstü güzellikte eserleri var, sergisinin afişini görünce koş koş gittik, 17 Eylül’e kadar da devam ediyor olur da yolunuz düşerse aklınızda bulunsun.

Eserlerine gelirsek, içinde hem modernizmi ve kendine özgülüğü barındırıp hem de rehber ya da küratör olmadan gezdiğinizde de kendinizce anlam çıkarabileceğiniz türde eserler ortaya çıkarıyor.

Siz de büyülenerek izleyip bir anlam yüklemeye çalışıyorsunuz. (hem büyülüyor hem de düşündürüyor yani, bu arada ülkenizde şike skandalı mı olmuş, intihalci milli eğitim bakanı mı pek de umurunuzda olmuyor, insanlık adına daha önemli görevleriniz var artık)

Çok değişik malzemeler ve konular seçse de adamın öyle bir tarzı var ki sergi çıkışında bir heykelini görseniz “bu Vangi’nin mi?” dersiniz.

Sanatta son noktamıza geldik ama bence bunun bir başlangıcı olmalı, Pietrasanta’ya mı dönsek acaba?!?

Floransa’da yaşarken ‘siesta’lardan çok şikayetçiydim ancak bunun Dr.Jekyll/Mr.Hyde açısını bu kadar net bir şekilde burada gördüm.

Öğlen 1 gibi gidin, sokaklar bomboş, terk edilmiş.

Akşam 8’de gidin, iğne atsanız yere düşmez.

O arada bu kadar insan ne yapıyor biz çözemedik ama bizim gibi sokaklarda dolaşmadıkları kesin.

 

 

Boşluğa aldandığınızda bizim gibi yanılabiliyorsunuz. Nasıl olsa şu çok beğendiğimiz restoranda yer olur zihniyetiyle gittiğimizde yer bulamamamız gibi.

Restoran da restoran hani!

Semra daha önce gitmiş, o sebeple çok özel dekorasyonuyla ilgili fikir sahibi.

Belli ki patron koleksiyon yapmaya meraklı insan. Restoranına da bu tutkuyu aşılamayı çok iyi bilmiş. Bu sayede meraklısı müze gezer gibi geziyor.(ilk yakınlaşmamız)

İlk akşam uzak bir yerde (daha sonra detaylara gireceğim) yemek yiyeceğimiz için gidemediğimiz bu çok sempatik restoranı dolaşarak telafi edeyim bari diyorsunuz.

 Girişte raflarda yüzlerce belki binler şaraplar duruyor, tavandan ise oyuncak mutfak eşyaları sarkıyor.

İlerledikçe hem farklı koleksiyonlar (ahşap şapka koleksiyonu bile var) hem de açıkta bulunan ızgarası ve fırını ilginizi çekiyor.

Dışarıda masalar hummalı bir şekilde hazırlanıyor, dekoratif şıklık orada da eksik edilmemiş.

Basit bir kavanoz ve kumla çok sempatik bir şamdan yapmışlar. Her masaya da eski bir obje koyunca görüntü daha da hoş oluyor.

İlk geldiğimiz gün daha ”siesta”ya denk gelmiştik, o sebeple sadece hazırlıklar vardı.

Zaten Viareggio’daki Michelin yıldızlı Romano’da rezervasyonumuz vardı oraya yetişmemiz gerekiyordu.

Semra’dan yılbaşında ne kadar güzel olduğunu dinleyerek, biraz (!) da içimde kalarak tekneye döndük.

Sonra bir sonraki gün akşam programı organizasyonu ayarlamaya çalışan Semra bize durmadan soruyor ne yapmak istersiniz diye.

Enoteca Marcucci (yazıyı tekrar okuduğumda fark ettim ki şu ana kadar ismini yazmamışım, resmen merak ve gerilim uyandırma çabası ve daha neler neler…)’yi çok merak ediyorum ama alternatif birşey çıkarsa kötü olmayacağını da biliyorum, o sebeple ne karar verilirse de uyma taraftarıyım, sessizim.

Ama içten de buraya gelmeyi çok istiyorum.

Çünkü çok cıvıl cıvıl ve yaratıcı görüntüsüyle çok benlik!

Şanslı günümdeyim Forte dei Marmi yerine Pietrasanta ağır basıyor ve Enoteca Marcucci bizi hayalkırıklığına uğratmıyor.

Gerçi seyahatin gençleri olarak gittiğimiz için üzerimizdeki baskı bir nebze daha az.

Rezervasyon bile(!) yaptırmadık gerisini siz düşünün ne kadar çılgınız!

Gittiğimizde dolu, 20 dakika bekliyoruz masamızı hazırlıyorlar.

Önceki günün bomboşluğundan eser kalmayan Pietrasanta’nın çok merak ettiğim popüler restoranındayız bu sefer.

Öncesinde turladığımızda ise bomboş meydanın ne kadar dolu olduğunu görüyoruz.

Dr.Jekyll’dan Mr.Hyde’a dönüş çok bariz değil mi?!?

Biz de yerimizde çok memnunuz, milleti izleyip kafamızdan hikayeler uyduruyoruz yemekler çok da önemli değil.

Derken şarap mönüsü geliyor.

Ve Halit’i kaybediyoruz.

Yarım saat boyunca haşır huşur sayfalar çevriliyor, istenilen şarap aranılıyor.

Ancak ansiklopedi boyutundaki mönü bize mission impossible sunuyor. Bu arada biz yemeklerimizi söylüyoruz, milleti çekiştirmeye dönüyoruz, Halit hala kayıp.

Almanlığını sonunda git içerde raftan seç ısrarlarımızla yıkıyoruz da Villa Cerna 2007 Chianti Classicomuz geliyor.

Yemek olarak da ortaya ufak ufak birşeyler söyledik, bir de en sonda doymazsak diye bir adet angus steak contrefillet’si söyledik ama kimsenin niyeti yok yemeye!

Klasik italyanlardan oluşan peynirler, prosciutto crudo ile başlıyoruz.

Peynir zaten benim için sabah kahvaltılarında çayın yanına eşlik etmesinden ziyade şarapla birlikte iyi bir ikili oluşturuyor, hele bir de prosciutto (mönüde prosciutto crudo armani-ferrari diye geçiyor, artık şaka mı gerçek mi bilmiyoruz, ben biraz daha soru sormaya alışırsam öğreneceğiz bir daha hep beraber) da varsa hep beraber mutluluğumuza diyecek yok.

Neyseki hızımız biraz kesildi, ne de olsa gün boyunca yorulduk, şehir şehir gezmek kolay değil! (bu arada şehir şehir derken ciddiyim, Forte dei Marmi ardından Lucca ardından Pietrasanta her yiğidin harcı değildir!)

Sırada aperitif tabağımızı bütün yapan patlıcanlı pizette’ler (biz pizza zannetmiştik) bi de siyah truflu crostiniler var.

Tabağımız bence şaraba eşlik etmek için mükemmele yakın, en azından beni inanılmaz mutlu etti.

Porsiyonlar da bir hayli büyük, bu kadarla sınırlı kalmıyorsunuz söyleyeyim.

O tabak birkaç kez doluyor.

Keza şarap kadehiniz de öyle.

Keyfinize diyecek yok da o eti kim yiyecek!?!

Size etin lezzetini anlatamam, zaten 1 kişinin yemesi planlanırken 4 kişi arasında resmen kapışıldı.

O sebeple burasını ciddiye alınız derim, öyle başlangıçlarla kendinizi doyurmayın, ete de mutlaka yer ayırın!

Meğerse en başta gösterdiğim resimlerden bacalı olanı bu etlerin piştiği mangalmış.

Tuzu biberi ve pişme şekliyle öyle lezzetliydi ki hardala filan da gerek yok. Yağını kenara koyup herkes kibarlıktan birbirine  göstermelik olarak satmaya çalışa çalışa yedik.

Yalnız ertesi gün et meraklısı enişteye durumu anlatmamaya çalışmamız görülmeye değerdi çünkü güzel bir et için tüm seyahatin rotası değiştirilebilir. Gerçi muhtemelen pek de şikayet etmeyiz.

İtalya’nın bu huyunu çok seviyorum, hiç ummadığını bir yerden bir cevher çıkabiliyor.

Mesela bundan sonraki Toskana seyahatimde kesinlikle Enoteca Marcucci’nin mahzeninde bir tur ve şarap tadımı hayalim var, hatta sahibiyle bir röportaj çok da ilginç olabilir çünkü ilginç bir şahsiyet olsa gerek koleksiyonlar filan çöpevi bile olabilir, nedense öyle birşey hayal ettim adamla ilgili.

12 günlük seyahatimde beni en çok etkileyen, mutlu eden, keyiflendiren restoran burası oldu. O sebeple tekneye döner dönmez yazmaya başlamışım, ama yorgunluk yarıda bıraktırmış, İstanbul’da kaldığımız yerden devam ettim.

Bu sefer gün gün sıralama yapmayı düşünmüyorum çünkü Londra’da olduğu gibi Bincho Yakitori’nin kimvurduya gitmesinden korkuyorum, umarım bir gün orayı da ne kadar beğendiğimi yazacağım.

Ama önce biraz daha Akdenizli (Liguryalı mı desem!) takılalım…