Takip Et:

Paris, Je t’aime

Daha önce de söyledim mi hatırlamıyorum.

Bir şehri benimsemem için kendimle bağdaştıracağım bir yönünü bulmam lazım.

Öyle heykeller, binalar, köprüler yetmez.

Birçok insan için sıradan olsun, ama benim için özel olsun yeter.

Bu arayış içindeydim Paris’te, neyseki buldum da mutlu sona eriştik:)

Ne mi?

Voila!

20130414-005742.jpg

20130414-005852.jpg

20130414-005939.jpg

20130414-010011.jpg

20130414-010042.jpg

20130414-010114.jpg

20130414-010146.jpg

20130414-010221.jpg

20130414-010256.jpg

20130414-010309.jpg

20130414-010337.jpg

20130414-010408.jpg

20130414-010419.jpg

20130414-010436.jpg

20130414-010453.jpg

20130414-010504.jpg

20130414-010524.jpg

20130414-010537.jpg

Bu arada istiridyeseverler çok sevgili chefim F.Medigue’le uzun çabalarımız sonucu İstanbul’a getirtmeyi başaramadığımız Gillardeau’yu da deneme fırsatı yakaladım. Ne kadar muhteşem olduklarını anlatamam size! Lastik gibi değil, ağır bir balık kokusu yok. Ağzınızda hoş bir deniz kokusu bırakıp usulca midenize kayan türden. Pazarda yutkunarak bakıp bakıp bir fransız klişesini yaşamak için Montmartre’daki La Mascotte’da fruits de mer ve Gillardeau’ları götürdük, fena da olmadı hani…

20130414-011212.jpg

20130414-011227.jpg

20130414-011248.jpg

20130414-011259.jpg

Gerçi keşke 1920ler Paris’inde Dali, Hemingway, Fitzgerald, Picasso, Chagall, Ezra Pound ile aynı masada absinthe yudumlama şansına erişebilseydim. O zamanların hayaliyle belki Paris’teki birkaç saatimizi Montmartre’da geçirmek istedim, ki alakası yoktu. O zaman ben Hemingway’in “Paris bir şenliktir”ine döneyim ya da Woody Allen’ın “Midnight in Paris”ini izleyeyim. Au revoir…