Takip Et:

Paradise

Bu satırlarda size Zürih seyahatimden bahsetmem gerekiyordu.

2 sene sonra gidip herşey yolunda mı diye kontrol etmiş olacaktım =)

Annem yolunda dedi, rahatlayabilirsiniz.

Aslında gitme amacım da buydu; kafa dağıtıp rahatlamak.

Biraz ihtiyacım vardı da.

Ama benimkiler gibi muhteşem arkadaşlarınız olduğunda Zürih’e kadar gitmenize gerek olmuyor.

Kerem 4  program önerisiyle çıkagelince işte kaçışım dedim!

Yalnız 1 gün Has Kral programımız vardı ben onu atlamak zorunda kaldım, yapmam gereken bir ödev vardı. Sonra gerçi o dersi withdraw etme kararı aldım, business managementla hiçbir alakam olmadığını dönemin sonunda fark edince.

Neyse biz asıl konumuza gelelim, size 72 saatlik (kimilerine göre 76 saat) tempomuzu anlatayım.

Haberiniz var mıdır bilmem ama Asmalı öldü diyorlar masa kaldırma olaylarından sonra.

Doğrudur, ancak masaların toplanmasından dolayı mıdır onu pek bilmiyorum.

O yüzden biz de en sevdiğimiz yerde ilginç konseptler belirleyerek eğlenmeye çalışıyoruz.

Bu hafta her zamanki mekanımız Vida’da Ömür ve Kerem’le buluştuk. Naapsak diye düşünürken şu konseptte karar kıldık: hiç gitmediğimiz yerlere gidip neden gitmediğimizi anlayıp bir daha gitmeme.

Sofyalı Sokak’ta hep gitar çalıp türkçe şarkılar söylenen bir yer vardır. Hiçbir şekilde oraya girmek aklımızdan geçmez diye ilk orayı hedef alalım dedik. Kapıdan girerken dondum kaldım, içerde sırf erkekler var ve hepsi de göbek atıyordu. Girmemek için yeterli sebep benim için. Arkamdan Kerem gireyim diye itiyor ben ellerimde kapıya yapıştım girmem diyorum. Tabiiki de Ora denen acayip yeri pas geçtik. Bazı yerlere neden gitmediğimizi anlamak için illa tecrübe etmemize gerek yokmuş.

Ardından Ugly’e geçtik, bir standa kurulduk ve etrafımıza bakınıyoruz. Aslında kötü bir yer değil, yanlış dekorasyon ve vasat müzik. Ben burayı hep dolu görüyorum ama kesinlikle bize hitap etmiyor, burayı sevenlerine bırakıyoruz. Kafepi’ye girelim dedik anlamsızca yarım saat bekliyeceksiniz dediler, şanslarını kaybettiler. Sonrasında benim ısrarımla yeni açılan Jazz Stop’a gidiyoruz. Kapıdan giriş ücreti isteyince yarım saat kalacağımız yere değmez dedik, Jazzsevmez Kerem durumdan memnun. Sonra hep pek kalabalık olan Parantez’e gidiyoruz. Orda durmanın ne anlamı olduğunu çözemeden Nublu’nun bulunduğu sokaktan aşağı doğru inerken Yüksek Sadakat’in Haydi Gel İçelim’ini duyup takip ettiğimizde bizi Torro’ya götürüyor. İçeri girip yerimize geçmemizle müzik bir anda Kenan Doğulu, ardından Hande Yener’e dönüyor. Neye uğradığımızı şaşırıyoruz. Ya hesabı isteyecek ya da ortama ayak uyduracağız. Tabiki ortama ayak uyduruyoruz. İzel’le filan coştuk gerisini siz tahmin edin. Aslında 90lar türkçe popla Torro’da eğleniyoruz. Ama kararında bırakmak lazım, fazlası bünyeye zarar. Artık bildik bir yerlere gitmenin zamanı, Nupera’yı daha da bir seviyoruz.

Tabii gece de Karadeniz Pidecisi Sisore’ye (0212 245 49 02) uğramadan bitirilmez.

Ne yazıkki ertesi gün sabahın köründe derse gitmek pek keyifli olmuyor. Karşımda hoca temettü dağıtıldı diye bahsederken ben hiçbirşey anlamazken bir anda benim burda ne işim var diye düşünüyorum. Dersi withdraw etmeye karar verip kendimi Contemporary Istanbul’a atıyorum. Art Beat ve Bienal sonrası kesin bir kanıyla çağdaş sanattan hiç hazzetmiyordum. Meğerse suç onlarınmış. Eserler hem estetik hem de kimsenin size birşeyler açıklaması gerekmeden mesaj verici olabiliyorlarmış. Hatta o kadar etkilendiğim eserler oldu ki keşke nereye harcayacağımı bilemediğim birkaç yüzbin (hayal kuruyorsak şunu milyon yapalım, belki artanlarla yapacak başka bişey buluruz!) eurom olsaydı dedim. Benim en çok hoşuma giden Körfez sanatçılarına ayırılan bölümdü,  ayrıca merakla beklediğim Robert Mapplethorpe ve Jan Fabre eserlerini de görmüş oldum. Tek olumsuz yanı biraz fazla büyüktü, sadece 4 günlüğüne olan bir etkinliğin bu kadar geniş bir alana yayılması sizin konsantrasyonunuzu azaltıyor. Umarım seneye daha uzun süreye yayılan bir etkinlik olur. Yaklaşık 4 saatimi geçirdikten sonra pestilim çıkmış bir halde eve döndüm bir de tabi öğleden sonra artmaya başlayan kalabalığın da bunda payı var. Sizi beğendiğim bir kaç eserle yalnız bırakayım.

Üstteki 3 resimde seçtikleri tüm eserleri çok beğendiğim EOA Projects isimli sanat galerisinin, sanatçılar Orta Doğulular’dı. İsimlerini bilaare yazacağım.

Igor Oleinikov

Lalla Essaydi

Mauro Corda

Bu da Ortadoğulu bir sanatçının eseri, protesto kit’i, bayrak ve sprey boya.

Salustiano

Jan Fabre

Robert Mapplethorpe

Eğer Çağdaş Sanat’la barıştıysam günün geri kalanındaki alternatif programa doğru yol alabilirim.

Gerçi buluşmamız benim Fortis’in TEB’e dönüştüğünden habersiz verdiğim yol tarifiyle biraz zor oluyor ama neyseki Kerem duruma erken uyanıyor. Bu sefer de Old City Comedy Club’ın Turnacıbaşı sokak’tan taşındığını anlayıp Tomtom sokağa doğru yol alıyoruz.

Bu değişik programa Kerem’in ikna etmek için biraz dil dökmesi gerekti. Şüpheyle de olsa kabul edince de hedefimizi düşük tutmamız için baya bir uğraştı.

İyi de yaptı.

Çünkü gideceğimiz yer Old City Comedy Club‘da (0212 244 26 67) bir stand-up show.

Sahneye çıkacak kişi de Mesut Süre. Mert ve Kerem her sabah işe giderken Rock Fm’den dinliyorlarmış. Rabarba programının ismi her gün farklı birini ağırlıyormuş ve loserlığı üzerinden geyik muhabbeti yapıyorlarmış.

Ömür’ün yerini Mert ve Eda almış bir şekilde yeni adresi olan Tomtom Sokak’taki Old City Comedy Club’a ulaştık, yerimize oturduk. Eda’yla hiç umudumuz yoktu güleceğimize dair.

Ama komikti aslında.

Mesut Süre 2 metre boyunda başına komik olaylar gelen talihsiz bir yurdum genci ve kendi sözleriyle açıklamam gerekirse ”başına gelen mallıkları bizimle paylaşarak” şovununu yapıyor.

Söylediklerinin birçoğunun gerçek olma ihtimalinin çok yüksek olması da stand-up’ı komikleştiriyor. Cumartesi akşamı 19:30’da eğlenmek için alternatif bir yol aramak istiyorsanız deneyebilirsiniz. Yalnız sorumluluk kabul etmiyorum komik gelmezse o yüzden önce şuradan bir göz atın derim ya da haftaiçi 07:00-10:00 arası 94.5 Rock Fm’de sabah şovunu dinleyin.

Buradan çıkıp bu sefer James Joyce Irish Pub’a doğru yol alıyoruz. Eylül ayından itibaren Londra’da publardaki favorim olan Guinness servis edilmeye başlanmış. Kerem’in gitar hocasının konserini bahane ederek kopkoyu Guinness’larımızı yudumluyoruz. Henüz adını öğrenmediğim ama sabah ilk iş arayıp öğrenip burada yazacağım grup 3 kişiden oluşmakta. Bir hanımefendi vokal ile klasik ve bas gitarlarda beyler bulunmakta. 90lar ağırlıklı olmak üzere ingilizce rock/pop parçalarını söylüyorlar. Kendileri sahnede o kadar iyi vakit geçiriyorki sizin de çok keyif almanızı sağlıyorlar. Love Song, Big in Japan, Stand by Me gibi klasiklere eşlik ediyorsunuz. Cumartesi akşamları 22:00’da Balo Sokak’taki James Joyce Irish Pub’dalar.

Cumartesi günki alternatif programımız üzerine bir Pazar klasiği olan brunchla devam ediyoruz. Bu sefer yanımıza Öykü’yü alıyoruz ve Rumelihisarı’ndaki Lokma’ya (0212 265 71 71) gidiyoruz.

Kahvaltı delisi bir insan değilimdir, öyle yumurtalar, menemenler, börekler, domatesler filan pek fark etmez bana. Daha çok etrafımdaki kahvaltıseverleri incelerim ve Öykü ile Kerem’den gördüğüm kadarıyla oldukça efsaneydi.

Bir de 3 kişi değilmişçesine verdiğimiz siparişten geriye bir şey kalmamasından da bunu anlamak çok güç değildi. Soğuk havaya rağmen ısıtıcılar sağolsun, dışarıda güzel manzaraya karşı oturabildik. Yok yok mönüsünden istediklerimizi/herşeyi söyledik.

Kıymalı kol böreği (çok iyiydi!), kavurmalı yumurta, menemen, peynir tabağı, domates, zeytin, bal kaymak, peynirli ızgara sucuk, sade ızgara sucuk, kaşarlı simit sonuncusu da benim tek istediğim şey en sonunda hepimiz doyduktan sonra geldi, yine de yiyecek enerjiyi bulduk. Sıcak lavaşlar, taze sıkılmış meyve suları, yumurtanın her çeşidi, mangalda pişen lezzetler ve muhteşem bir manzaradan oluşan kahvaltı yapmak istiyorsanız Lokma tavsiye edilir. Pazar günleri oldukça kalabalık oluyor, aklınızda bulunsun.

Benim ”kahvaltı sonrası spora gideceğim” iddiamın deli gibi yemek sonrası yalan olmasıyla birlikte çok da uzak olmayan ama havanın soğuk olmasından dolayı zorlu geçen Bebek’e kadar yürüyüşten sonra da bir soluklanmak (!) için Happily Ever After’a kuruluyoruz. Kerem’in ikna yeteneği sayesinde mönüde olmayan sıcak şaraplarımızı yudumlarken çok derin (!) konulara dalıyoruz.

72. (veya 76.) saatimizin dolmasına yakın yan masaya gitmeden önce yanlışlıkla bize uğrayan patates kızartması Öykü ve Kerem’de bir fısıldaşmaya sebep oluyor. Pek üzerinde durmuyorum, mekandan çıkıp arabanın tersi istikamete yönelince ”noluyo?” diye soruyorum ama ikisi de beni sallamıyorlar. Gözlerime inanamasam da bunu gerçekten yapıyorlar ve Mc Donald’s’ın önünde duruyorlar. Benden sadece ”yok artık” çıkıyor. Beni yine sallamıyorlar ve patates büyük mü yoksa küçük mü olsa, acaba nugget da mı söylesek tartışmaları içinde siparişlerini veriyorlar. Galiba non-stop yiyebiliyoruz!

İkisinin yerkenki fotoğrafları filtrelemeye takılabilecekleri için sizinle paylaşmıyorum.

Gördüğünüz gibi kafa dağıtmak için İstanbul’dan uzaklaşmaya gerek yok. Size o kadar çok alternatif sunan bir şehir ki her zaman değişik bir program bulma fırsatınız var. Zaten sizi rutininizden çıkartan bu tarz programlar da size nefes aldıran bir cennet gibi oluyorlar.

O halde Coldplay’in son albümü Mylo Xyloto’dan bir şarkıyla tamamlayabiliriz eğlence üçlememizi: Paradise

When she was just a girl

She expected the world

But it flew away from her reach so

She ran away in her sleep

And dreamed of

Paradise