Takip Et:

One Way Ticket To The Double F(Fun&Food) Overdose

Şarkının orijinalini bilirsiniz herhalde,

One way ticket to the blues..

Açıkcası “blues” demek pek içime sinmedi, çünkü pek sıkıntılı bir durum yok.

Çok sevdiğim arkadaşlarımlayım, Urla’dayım, deniz, güneş, eğlence ve tabiiki de bol miktarda yemek mevcut!!

O zaman illa niye bu şarkı olacak diyorsanız da sebebi bir avuç insanın arabada heyecanla Sedef’in sahiplendiği bir sonraki çalacak şarkıyı beklemesi , “one way ticket” çıkınca da bir anda gereksiz yere coşması.. Anladımki bir kaç parçamız eksik ve tatildeki bu durumumuzu hatırlamama en iyi yardımcı olacak başlık bu. Foodie Blog’u iyicene kişiselleştirdiğim için de sizden özür dilemiyorum çünkü top benim, kuralları ben koyarım, kıh kıh kıh =)

Gelelim Foodie’nin bu sene bitmek tükenmek bilmeyen seyahatlerinden bir diğerine!

Yine Urla’dayız, bu seferki kadromuzda Melis The Landlady, Mojito Master Yiğit, Alper The Snow Maker ve de Sedef The Laugh Factory var.

Bu fotoğraf tatilin sonunda çekildiği için yüzlerde buruk bir gülümseme mevcut..

Urla İskele’de daha önce de bahsetmiş olduğum Sahil Restaurant’tayız..2010 yazının Carpe Diem sezonu ilan edilmesiyle leyleği havada gördük, hızlı bir organizasyonla Viyana ertesi ajandamıza Çeşme’yi koyduk ama arada Foodie durur mu durmaz, bir de Ramazan’da Caz etkinliği yapar.

Hakan Erdoğan Productions (Kahvaltı’da Caz, Balık-Ekmek Caz gibi konserlere imza atmışlardı) mekan olarak 2 birbirinden etkileyici yer seçmiş;

ilki Istanbul Arkeoloji Müzesi (Kültürel Salı gezilerimizde gittik ancak Eskihisar Osman Hamdi Müzesi’yle birleştirip yazmayı planlıyorum), diğeri ise -nefesleri tutalım-

Topkapı Sarayı!

Hayatımda gördüğüm en etkileyici ortam.

Asırlık çınarlar bahçede her rüzgar esişinde müziğe tempo tutuyorlar.

Başarılı ışıklandırma ise ağaçları daha görkemli bir hale sokarken sarayın surlarını, Aya İrini kilisesini daha rustik bir havaya büründürüyor.

Tartın üzerindeki kremamız da tepede parıl parıl parlayan dolunay ve mehtap.

Bundan daha romantik bir ortam olabilir mi?!

Hele bu ortamda bir de caz konserine geldiyseniz tadından yenmez..

Biz Abdullah İbrahim (aka. Dollar Brand) Trio konserine gittik.

Maalesef Güney Afrikali piyanist ortamla aynı etkiyi yaratamadı, hele bir de yerinde 5 dakika oturamayan, bir türlü sessiz durmayı beceremeyen yurdum insanı tuz biber oldu, bir türlü konsantre olamadık. Dolayısıyla zaten çok yavaş olan ve akıcılıktan uzak müzik bizi bir türlü içine alamadı, Abdullah İbrahim’le yıldızımız barışamadı.

Biz de minderlere yattık gökyüzünü, ağaçları ve de sarayı seyre daldık.

Bundan daha güzel bir yer olabilir mi?

Romantizm ve melankoli faslını geçelim ve eğlencenin dozunun kaçtığı tatilimize dönelim lütfen!

One way ticket, one way ticket..

Ekibimiz o kadar muhteşem ki şu kısacık zamana bir de sürpriz sıkıştırabildi. Vefalı arkadaş ve sorumluluk sahibi vatandaş olarak dağıtım izninde olan Doruk’a moral vermek adına onu da rüzgarımıza kattık, 2 gün kafasını dağıtmasına yardımcı olduk ya da birliğe dönüşünü daha da zorlaştırdık 😛

Gelelim foodie tavsiyelerimize!

İlki Port Alaçatı‘da bulunan Kidonya (Makedonya’dan aklınıza gelsin, biz öyle yaptık), vongole/kum midyesi anlamına geliyor. Aynı zamanda Ayvalık’ın da eski adıymış.

Port Alaçatı eski Rum evleri gözönünde bulundurularak tasarlanmış, mekanların arasında da kanallar oluşturularak bir hoşluk yaratılmış. Hangi restoranlar var, kaç tane bilemesem de şöyle bir etrafınıza bakındığınızda diyorsunuzki Çeşme’nin yarısı burada yemekte herhalde. Çok estetik bir yer olmasına rağmen beni rahatsız eden nokta da bu. Her yer tabak gibi açıkta. Restoranda oturmuş yemek yerken etrafınıza bir bakıyorsunuz ve 200 kişi görebiliyorsunuz. Biliyorum biz yemekteyken başkalarını görmeyi severiz (zavallı Hakkasan’ın bence tutmama sebebiydi), ama bunun da bir sınırı olmalı sanki, Alaçatı Port o sınırı aşmış, bana açıkçası çay bahçesi hissiyatı veriyordu. Birkaç paravan, çiçek, çit bu sorunu çözer gibi geliyor.

Kidonya’da yemekler ise gerçekten çok başarılıydı. Arkadaşlarıma da bunu “Şu ana kadar hiç bir kötü şey yemedim” diye gayet olumlu bir edayla belirttim!

Biz meze bölümünü görünce gözümüz döndüğü için balığa bir türlü geçemedik.

Haksız sayılmayız di mi ?

Karşınızda Ayvalık Sepet Peyniri, ızgara edilmiş ve üzerine çubuk tarçın kondurulmuş. Gerçekten çok güzel olmuş, peynirin tadı bu haliyle daha bi ortaya çıkmıştı, herkes bayıldı.

Alışık olmadığımız bir tat, yeni niko ismi. 10 adet otun karışımından oluşuyor. Bize az baharatlı dediler ve yine benim acı yeme sınırlarımı aştı. Ancak oldukça değişik bir tadı vardı, İzmir’in meşhur otları bir arada güzel bir uyum içindeydi, biraz daha az acı olsaydı daha çok yorum yapabilirdim..

Arkada gözüken de pilaki, Yiğit’in özel tercihi ancak ne yazıkki pek başarılı değildi. Zeytinyağlı havasından çok uzak, yoğun bir kıvamı vardı.

Deniz börülcesi, patlıcan salatası gibi alışık olduğumuz mezeleri atlayarak, ilk kez denediğimiz elmalı vongoleye geliyoruz. Arpa şehriye kullanılarak yapılmış iç pilava modern bir yorum getirilmiş. Küçük küçük doğranan elmalar ise hafif bir ekşilik ve tatlılık katmış, ancak elma olduklarını ayırt etmek pek de mümkün değildi, bütün içinde değerlendirebiliyordunuz. Bu da gayet lezzetliydi.

Muhtemelen bir daha gidersem sipariş etmeyeceğim bir meze. İçine kaşar eritilip kırmızı biber serpilmiş vongole/kum midyesi. Öncelikle deniz ürünlerine bu şekilde kırmızı biber konmasına karşıyım, çünkü yenilen şey kebap değil. Kırmızı biber bir sosun içerisinde tada destek olmak için konuluyorsa neyse de tek başına konduğunda (ki İstanbul’da artık birçok balıkçı bol kırmızı biberli balıkları önünüze koyabiliyor, kebap kültürü yavaş yavaş ele geçiriyor diğerlerini) balığın tadını tamamiyle öldürüyor. Üstelik midyeler de sertçene ve hatta hafif lastik gibiydi. Bu mezeyi geçiyoruz..

Izgara ahtapot, bu yaz bizim evin favori yemeğiydi. Biz hem sırf zeytinyağında gelen ahtapot salatası söyledik, hem de kekik ve kırmızı biberle tatlandırılmış ızgara ahtapotu. İkisi de yumuşacıktı. Izgara ahtapot da oldukça iyiydi, kırmızı biber çok yoğun kullanılmadığı için rahatsız etmiyordu.

Lor peynirli rulo börek. Oldukça hafif, lor da yoğun tadı olan bir peynir olmadığı için diğer mezelerle birlikte güzel gidiyordu. Tek başına yendiğinde ise çok özel bir tadı yoktu. Ancak çok güzel bir lor peyniri kullanılmıştı, tulum peyniri kıvamında değil de daha yumuşacık. Bu kadar yoğun tadı olan mezelerin arasında yumuşak bir kapanış yapmış olduk.

Ya da biz öyle zannediyorduk.

Taa ki Alper garsonumuzu çağırıp tatlıları sorana kadar. Masamızdan küçük bir isyan çığlığı geldi : “Tatlı mı nasıl yeriz bu kadar yemeğin üzerine?”

İşte böyle!

İncecik çıtır hamurun arasında sakızlı muhallebi ve lor peyniri, üzerinde de çok hafif şerbet. Son derece hafif bir tatlı ve o kadar lezzetli ki ucundan bir tadıyım diyorsunuz, sonra biraz daha biraz daha derken bitirivermişsiniz. Bu Egeli baklava meze üzerine çok iyi gitti.

Genelde balıktan sonra sufle, helva gibi ağır tatlılar tercih edilir, ama bizim gibi mezeleri karıştırıyorsanız bu değişik tatlı süper bir tercih oluyor.

Oldukça mutlu görünüyoruz..

Aynı sezonda 3 kere Urla’ya gidince yazacak şeyler biraz sınırlanıyor tabikii. Tekrardan İmren‘de kahvaltının ne kadar keyifli olduğundan, ya da Dost Pide‘nin pidelerinin efsanevi olduğundan bahsederek sizleri sıkmak istemem, ama öyleler =)

Biz de bir değişiklik yapıp Dost Pide sonrası Reyhan Pastanesi‘ne tatlıya gidiyoruz.

Alper daha önce yediği ‘vişneli sükse’den bahsediyor ama bizim hedefimiz rokoko! Ya da biz öyle zannediyoruz, mönüyü açınca yine gözümüz dönüyor..

Rokoko tam bir yaz tatlısı, bezesi ve dondurmasıyla çok hafif, üzerine bir de çikolatalı sos kondu mu gerçekten çok iyi oluyor. Biz karınca sürüsü olarak bu fotoğraf çekildikten 3 dakika sonra bitirmiştik.

Yine Alper’in tercihi; sade cheesecake yanında da ahududulu dondurma. Pastanın tabanı hep alışmış olduğumuzdan farklı olarak çikolata parçalarıyla hazırlanmıştı, yanında dondurma daha da bir freshlik katıyordu. Bu da sınıfı geçti.

İşte hem abarttığımız, hem de hızımızın kesildiği nokta. İsmini ne yazıkki bir türlü hatırlayamadığım (povloka mı povolka mı o tarz birşeydi), içinde dondurma üzerinde sıcak çikolata sos olan profiterol. Açık söylemek gerekirse rokoko ve cheesecake kadar muhteşem değildi. Hem üzerindeki sos soğuktu, ama içindeki dondurma nefisti. Dondurma demişken, bize durmak yakışmaz…

Son tatlı Yiğit’in tercihi, dondurmalarının da ne kadar lezzetli olduğunu bize göstermiş oldu. Bizim gibi abartmak istemezseniz, dondurmalar da sizi yeterince tatmin edecektir.

Yemeyi bu kadar seven bir arkadaş grubu olarak tatil yapınca 4 gün size birkaç kilo olarak dönebiliyor. Sedef’in planı dönüşte şeftali ve yoğurt kürüne girmekti. Bunlarla uğraşmak istemiyorsanız tavsiyem: “Eat responsibly!”

P.S.: Bilgisayarım ingilizce klavyeye sahip olduğundan hep türkçe karaktersiz yazılar yazıyordum. Değiştireyim dedim, ama uzun sürer mi bilmiyorum çünkü yazının başında iyi gitse de bir süre sonra görmeden yazmak kafa karıştırıcı ve çok yavaşlatıcı olabiliyor. Henüz koyduğum hiçbir ‘nokta’yı öncesinde ‘ç’ harfine basmadan koymadım, gerisini siz düşünün..