Takip Et:

Never Let Me Go III

Gecenin bu saatinde (02:00 am, genelde 01:00 gibi başlarım da =)) yazmak pek adetim değildir ama az önce Hooverphonic konserinden geldim, Sedef ve Melis’le gittik, öncesinde Que Tal’deydik, baya güzeldi, hem Que Tal son gittiğimizden beri daha iyiydi -ya da biz doğru seçeneklerde bulunduk diyeceğim ama biraz daha ötesiydi diyelim, özellikle kalamar çok daha iyiydi) hem de konser çok ama çok çok güzeldi! Cuma da dEUS konserine gitmeyi planlıyorum, ondan sonra da son Londra yazımı yazardam kendi rekorumu kıracağım gibi gözüküyor.

Londra’daki 3. günümüzdeyiz, gündüz ve gece 2 farklı konseptte takılalım dedik.

Gündüzümüze Brick Lane ve Roo diye bir hamburgerci, akşamımıza da -yine- Mayfair’de Hibiscus kondurduk.

Sabah-akşam kadar farklı 2 seçeneğimizin gündüzünden anlatmaya başlıyorum..

Şu ana kadar yazdığım yazılardan anladığınız üzere ben Beyoğlu’nu çok seviyorum.

Bundan 3-4 sene önce sevmezdim, bunu da hep benden kaynaklanan bir sorun diye düşünüyordum.

Taa ki Brick Lane’e yolum düşene kadar.

Meğerse benim sevdiğim, aradığım salaşlık değilmiş.

Beyoğlu’nun belli bir noktada olan restoranları ve de bohemliğini seviyormuşum yaban ellerde bunu anladım.

Bir de her ne kadar antika sevsem de vintage demeyeyim de second hand olayından ne kadar haz etmediğimi bir kez daha gösterdi bana Brick Lane bunun için de teşekkür ediyorum.

İşte bu duygular içinde ve Mert’in ”Zeynep zorlama işte, sevmiyor Serra” dayatmaları ile Tate Modern’de Miro sergisi yolunu tuttuk ama önce beni bir hamburgerciye götürdüler.

İsminin ”Roo” olması gerekiyor, çünkü bir isme en çok benzeyen şey oydu diğer yazanların arasında.

Yerini tarif etmem kolay değil, bıraksanız bulurum ama şöyle tarif edebilirim; ‘tube’de Liverpool str. station’da iniyorsunuz;

Botero’nun Broadgate Venus’u hizasında ilerliyorsunuz;

sonrasında Spitalfields’e geldiğinizde sağınızda şöyle bir yer göreceksiniz;

Hatta içine girmeyi düşünürseniz-ki bence düşünün- şuna da rastlayabilirsiniz;

Bu noktadan sonra ben karışıyorum ancak, sanki sol-sağ gibi geliyor, bu noktaya kadar sağ salim geldiyseniz bence bir bilene sorun.

Hamburgercimiz ise ben laf ediorum ama Mert ve Zeynep’in söylediğine göre sadece bunu yemek için bile olsa gelmeye değecek bir yerdi, ama bu sefer pek bir farklı buldular ne yazıkki.

O sebeple hamburgeri desteğini fotoğraflarla yapacağımki akabinde bahsedeceğim restoranın yerinden çalmayayım.

Böyle bir yere gidiyorsunuz anlayışı hafif kıt hanımefendilere siparişinizi veriyorsunuz, hamburger, cheeseburger, frankfurter ya da mantar (efsane olay) ne isterseniz.

Onlar da isteğiniz doğruşltusunda siparişi hazırlıyorlar, hamburgerinizi ve jamaican lager’inizi alıyorsunuz ve oradaki banklara yöneliyorsunuz.

Benim yediğim hamburgerin ekmeği bayat gibi dağılmaya müsait, eti incecik ve de yanındaki fırın patatesi buz gibi ve tatsızdı.

Ancak benim için öncelik üzerinde cheddar veya parmesan peynirli ızgara mantardı – patlıcanlı hellimli bir vejeteryan mönüleri de mevcut-.

Ben zaten mangalda mantar çok severim, bir de üzerine peynir ve hafif sarmısakla chives koyuyorsanız lezzetli olmasından başka beklentiniz yoktur diye düşünüyorum.

Ancak dikkat edin etrafta sizi bu tabelalar uyarsa da,

bir akşam kuzenimin başına geldiği gibi bir karambol içerisinde çantanız gidebilir.

Biz s0nrasında Brick Lane’de birkaç mağaza gezip,

sonrasında bize iyi gelenin Tate Modern olacağına inanıyoruz.

Hava çok güzel olduğundan önce bahçesinde birer ‘yorgunluk macchiato’su (bizim müzelerimiz de hep böyledir, hepsinde illy espresso bulunur, yarın da arkeoloji müzesini gezerken kesin en kaliteli kahvemizi yudumlayacğız!) alıp öyle çıkıyoruz Miro sergisine.

Miro umarım bir çoğunuza video browser’ı hatırlatmıyordur, hatırlatmıyordur di mi?

Joan Miro, Picasso ve Gaudi ne kadar Barcelona’ysa en az onlar kadar Barcelona olan bir sanatçıdır kendileri. Artık tapastan mıdır, yoksa paelladan mı bilinmez, belki de suyu yapıyordur ama bu memleket nedense pek bir sürrealist yetiştirir.

İşte Joan Miro da bunlardan biridir, ama kesinlikle bunlardan biri olması onu önemsiz yapmaz.

Diğerlerine kıyasla eserleri Dali’ninkilerle daha bir benzerlik taşır, kendimi İspanyol bağımsızlık hareketine adamıştır ve eserleri de bundan izler taşır, size de hakikaten öyle mi diye sorgulamak kalır.

Renk kullanımı, formları kendi bakışaçısından değerlendirmesi size rengarenk bir bulmaca izliyormuşsunuz hissiyatı oluşturuyor.

11 Eylül’e kadar Londra’ya giderseniz Tate Modern’e uğrayın ve Miro’yu daha iyi anlamanızı sağlayacak 13 odayı gezin.

Gündüzümüze noktayı Miro ile koyup akşamında başka bir sanatçının eserlerine tanık olalım bence.

Bu sefer sanatçımız Claude Bosi,bir fransız, sanatı da yemek üzerine (foodie’den başka ne beklenirdi ki?).

Sanatını icra ettiği yer de restoranı Hibiscus.

Bu restoranı keşfetme hikayem de şöyle; kendisi yemek sektöründe olan bir arkadaşım Murat (aynı zamanda beni Hurts -klip Tom Ford’dan- denen Manchesterlı grupla da tanıştırmıştı, 2 güzel tavsiye için kendisine tekrar teşekkür ediyorum) İstanbul’a geldiğinde Tom Aikens’a sormuş Londra’da en çok beğendiği restoranı, o da Hibiscus demiş, bunu duyup üzerine de Londra seyahati çıkınca gitmesem olmazdı.

Zaten Tom’dan önce Michelin keşfetmiş de 2 yıldızı kondurmuş, anladımki biz biraz geç kalmışız bile.

Yine çok elegan bir dekor ile en fazla 50 oturumluk küçük bir retoran.

En çok ilgimi çeken de ortada servantın -kesinlikle bizdeki gibi servant servant durmuyor tabiki de- üzerindeki taze, kocaman çiçek.

Londra’da zaten en çok hayran olduğum konulardan biri de güzel çiçek aranjmanları.

Çiçekler bari vesile olsunlar yazının sonunda koyacağım resmi başında koyayım, gördüğünüz gibi bir retoranı daha kapattık.

Bu dekoru güzel küçük restoranda chefimiz zamanını az ama öz mönüye ayırıp hep çok perfetto hem tatta hem sunumda yemekler sunmak istediği için ufacık tefecik içi dolu turşucuk bir mönüyle çıkıyor karşınıza.

Gerçi her hatrı sayılır restoranda olduğu gibi şu anda tam sayısını hatırlamasam da 8-10 courseluk (yanlış hatırlamıyorsan 120 pound civarıydı) bir mönü mevcuttu, ama ben de kendimi öyle ambale edecek halde değildim, o sebeple 2 course (bu da 80 pound muydu?) ile yetindik.

Yemeğe geçmeden önce tereyağının sunuşunun ne kadar şık olduğunu göstermek ve de chefin ikramı olan cheddarlı gougeres ve de zeytinli kroketlerle sizi birkaç saniyeliğine başbaşa bırakmak istiyorum. Mert peynir yemediği için ilk kez çok mutlu oldum.

Tecrübe ettiğim şaraba da değinip yemeklere geçeceğim.

Tecrübe ettiğim diyorum çünkü orange wine yani turuncu şarap içmemiştim daha önce.

Els Bassots, chenin blanc üzümünden bir ispanyol şarabı, turuncu diyoruz ama karakteristik olarak beyaz şarap.

Tat olarak da sanki hafif havasız kalmış gibi bir burukluk barındırıyor gibi geldi.

Ben yine balık yiyeceğim için beyaz şaraptan gidecektim, hem de değişik birşeyler olsun diye bunu istedim, çok bayılmadım ama ilerde karşıma çıkarsa çok da mesafeli olacağım anlamına gelmiyor.

Başlangıç olarak istediklerimize gelirsek…

Ama gelemiyoruz bir türlü.

Öncesinde hibiscus shotlarımızı içmemiz lazım, Zeynep shot olarak içmedi pek birşey değişmedi, fakat bence artık yemeklere hazırız!

Zeyneple ikimiz ravioli, Mert de kuşkonmaz geleneğini sürdürdü.

Ravioli of spring onion & lime, broad bean & mint puree.

Size çok fazla ekşilik barındıran çok iyi pişirilmiş bir ravioliden bahsetsem abartmış olmam herhalde diye düşünüyorum. Ekşi olan bölüm iç kısmı oluyor, taze soğan (rengi o kadar sarı ve püre gibiydi ki nerdeyse kuru soğan diyeceğim) ve lime beraber yoğun olarak sote edilmiş, lime’ın kabuğundan ziyade suyu kullanılmış gibi geldi, işte tüm yemeğin ekşilik kaynağı bu. Ancak bakla ve nane püresiyle beraber ağzınıza almaya özen gösterdiğiniz sürece bir problem yok, tatlar daha bir dengeleniyor.

Lightly smoked new season asparagus, toasted hay hollandaise.

Mert’in hafif tütsülenmiş kuşkonmazları kesinlikle çok daha iyi bir tercihti, ağır olur diye hollandaise’den kaçmaya çalışırken doluya tutuldum resmen.

Londra’da kuşkonmaz yemek başlıbaşına bir zevkken bir de burda muhteşem bir hollandaise sos eşliğinde tatma fırsatı bulursanız kaçırmayın derim.

Bu gece yemeğe resmen 2 kişi gitmiş gibiydik, maalesef 3 çeşit tadamadık, umarım bir dahaki seyahatimde tekrar bir Hibiscus ve bu sefer mönüyü bitirmeyi planlıyorum.

Ben yine beyaz etle ve iyiki beyaz etle karşınızdayım.

Roast John Dory, fricassee of potato, asparagus & broad beans. Yorkshire rhubarb, smoked maple syrup.

John Dory dediğiniz dülgerbalığı oluyor boşuna google translate’te yazıp da ‘dory ahmet’ komedisiyle karşılaşıp john’un ahmet demek olduğuna tanık olmayın.

Balığın ne kadar iyi pişmiş olduğundan bahsetmeme gerek yok diye düşünğyorum, üzerinde sanki balık derisinden yapılmış kıtırlar ve füme akçaağaç şurubu. Balığın üzerinde bulunduğu ise kuşkonmaz, patates küçük küp kesilmek suretiyle yanında bakla ve bezelyeyle sote edilmiş. Bu 4lünün hafif buruk demeyeyim de eksik kalan tadına akçaağaç şurubundan çok iyi bir dengeleyeci olmuş, bir de üzerine balığı oturtursanız zaten şahane…

Mertler’in tercihi kesinlikle veal yani süt danası diye hatırlıyorum, ancak internetteki mönüde esamesinin okunmaması, ancak çok yağlı bir et oluşu açısından da ördeği anımsatmasından dolayı şu anda bir çelişkiye düşmüş bulunuyorum. Hafif tatlı sosu ve yanında içinde bok miktarda çok çok ince kıyım taze kişniş ve de ayçekirdeği, çam fıstığı gibi çeşitli tohumlar bulunduran üzerine nar taneleri kondurulmuş kuskus var. Kuskusun içinde ne var mevzusu aramızda geçtiği için ana yemeğe çok az odaklandığımı fark edip özür diliyorum, gerçi çok lezzetliydi de yine, sadece sanki altına foie gras sürülmüşçesine yağlı gelmesi bence biraz ama çok az falsoydu.

Bir de dikkatimi çeken bir başka konu, balık çatal bıçakları yoktu, onun yerine resimdeki gibi bir kaşık getiriyorlar.

Tatlılara gecmeye hazırız ve siparişimizi verdikten 30 saniye sonra yine ”bu ne yine mi shot?!’ diye soracağınız yeni birşey geliyor.

Ağzımızı temizlesin diye getirilen bu tatlı sorbe filan değil, sıvı da değilki yine shot yapasınız, zaten ben tam bu küçük kaşık niye, napıcaz? diye sorarken getirdiler. 3 katmandan oluşuyor bu jelatinli jölemsi tatlımsı; en altta çilek, bir üstte chili biber ve en üstte vanilyadan köpüğü.

Bunu yiyince şöyle bir yanılgıya düşebiliyorsunuz: ”tamam ben tatlıyı da yedim, söylesem de iptal etseler mi acaba?”

Şaka mı yapıyorsunuz??

Siz susun ve sadece yemenize bakın, azını çoğunu düşünmeyin!

Çünkü benim kendi kanaatime göre Londra’da yediğim en güzel şey diyebileceğim ‘Hibiscus tarte au chocolat, indonesian basil ice cream’ geliyor.

Aklınıza gelebilecek en ince çikolatalı turta hamurunu düşünün, sonra içine olabilecek en kıvamında (ne çok koyu ne çok akışkan, ne çok acı ne çok tatlı…) ganache’ı koyun, toz kakao serpin bir de çikolata çikolata içinizi baymasın diye fresh mi fresh endonezya fesleğeninden dondurmayı kondurun. Bence sırf bu tatlı yüzünden bile gidilir Hibiscus’a.

Mert ve Zeynep de tatllarına sona derece sahip çıkar bir haldeydiler.

Mert ilk olarak başka bir tatlı istemişti ancak ona hiç hitap etmediği için o da milföye geçti. Hemen restoranın sorumlusu geldi neden tatlıyı istemediğini sordu, Mert kendi zevkinden ötürü beğenmediğini söylese de hemen yediklerimizin arasından sonsuza dek sildiler. Bende yine de bir resim var onu paylaşmazsam olmaz.

Zaten pek de iştahaçıcı bir görüntüsü de yok.

Siz bir de ‘vanilla cream mille-feuille, Yorkshire rhubarb & cardamom görün.

İncecik, çıtır çıtır milföy arasına inanılmaz lezzetli, vanilyalı kremasına rhubarblı dondurma oldukça ferah bir tat eklemiş.

Gerçi bizimkiler kenarına dokunmayıp ortadakileri yemeyi tercih ettiler, siz eğer tatlılarda meyva tadı arıyorsanız rhubarb’dan kaçmayın!

Bu arada tatlılarımızla uygun, tatlı şarabı da içtiğimizi belirtmek isterim.

Ardından kahvelerimiz geldi, yanında çikolatalar da muazzam.

Böylelikle bizim fransız mutfağı niyetiyle gittiğimiz ingiliz restoranında parmaklarımızı yemek üzereyken geceyi noktalıyoruz. Umarım böyle bir fırsat yakalarsınız da bu restorandaki şaheserlerş tatma fırsatı edinirsiniz.

Bu arada saat 04:30 am oldu, arada mademki Hurts’ten bahsettik bari onunla noktalayayım diye düşünüyordum, Stay  isimli, bir başka çok güzel klipli parçalarıyla.

You say goodbye in the pooring rain

And i break down as you walk away.

Stay, stay.

Ama bu saatte ne Hurts’ü ne Stay’i kaldı, zaten geceye Hooverphonic’le başlamıştım, benim şu anda uykusuz durumuma daha uygun olan ”how can you sleep tonight” ile kapanışı yapıyorum.

How can you sleeep tonight, darling?