Takip Et:

Never Let Me Go II

Değişik bir yönüm vardır, birşeye alışmam biraz zaman alır.

Önce mesafeli yaklaşırım, uzaktan bir değerlendirme yaparım, incelerim (bu arada karşı taraf için dünyanın en soğuk insanıyım ama problem yok, patience!) eğer hayatıma sokmam başıma dert olmayacaksa duvarları yıkabilirim.

Bu noktada da hayatıma girenin çıkması çok da kolay olmaz, tolerans eşiğim yüksektir çünkü.

Bu özelliğim sadece insanlara değil, mekanlara, yemeklere, hobilere ve hatta şehirlere bile adapte ediliyor.

Floransa ve Londra’ya olan bağlılığım da böyle başladı.

Floransa’ya ilk gidişim olmasa bile annem ve Melis’le bir tatilimizde tutuldum ve üniversiteyi bitirince orada okumaya devam etme kararını aldım.

Londra’ya ise hep daha mesafeliydim, yağmurlu, kasvetli görüntüsünden olsa gerek..

Ama 3 günlük bir tatile gidince aramızda yıldırım aşkı oluştu ve 6 ay kaldım.

Tatilimin ilk sabahı da Londra’da uyanıyor olmanın verdiği bi mutlulukla suratımda salak bir gülümsemeyle uyandım.

Üstelik İstanbul’daki yağmur-çamurdan sıkılmışken güneşli bir güne uyanıyor olmak da cabası..

 Balkonda kahvaltımızı ettikten sonra yola çıkmaya hazırız ama naapmalı nereye gitmeli?

İlk olarak Brick Lane’e mi gitsek diye fikir atıyor Zeynep, ama saat de 13:00 oldu, daha erken yola çıkabileceğimiz bir güne bıraksak iyi olur diye de kendi tezini çürütüyor.

Bu arada Picadilly Circus, Regent Street civarı dolaşmaya karar veriyoruz.

Kings Road’a çıkıyoruz, otobüsümüze biniyoruz ama öyle bir trafik var ki İstanbul’u aratmıyor. Sebebi de 2012 olimpiyatları için her yerin kazılıyor olması.

Ama neyseki Londra’yı soktum hayatıma, ona olan bağlılığım böyle eften püften sebeplerle kopacak değil, fakat 2012’de arama mesafe koymamı da engellemez. Zaten oldukça kalabalık olan şehir olimpiyatlarda bir de hiç çekilmeyebilir.

Uzun bir otobün yolculuğu sonrası ulaşıyoruz Picadilly Circus’a ve ilk gitmek istediğim yer Fortnum & Mason oluyor.

Önündeki yolu kazdıkları için vitrinleri kadraja alamamışım ama tam bahar teması vardı dev kelebekler olan.

 Alışveriş merkezi diyeceğim yazık olacak ama içindeki yemek, kıyafet, ev eşyaları katları ve restoranlarıyla pratikte olmasa da teoride butik bir alışveriş merkezi. Sunumun ön planda olduğu Fortnum & Mason’da herşey o kadar çekici bir hal alıyorki hiç aklınızda olmayan şeyleri sırf hoş görüntüsü yüzünden alabiliyorsunuz.

Çay, kahve, çikolata, şekerleme, reçel, bal..

Giriş katındaki çeşitlilik sizi bir hayli aptala döndürüyor. Herşeyi almak isteyip sonunda hiçbirşey almadan da çıkabiliyorsunuz. Alt katta da işlenmemiş olarak satılan yiyecekler (yani manav, kasap vesaire gibi bölümler) sizi gördüğünüz istiridyeleri almaya itebiliyor. Neyseki kendime geldim ve 1,5 saat harcadıktan sonra artık acıktığımıza karar verip kendimizi dışarı attık.

Burada zaten aptala döndüğümüz için yemeğe nereye gitsek nereye gitsek diye düşünürken yine Zeynep’ten mükemmel fikir geliyor; Green Park’ta piknik!!

Hemen karşı kaldırımdaki Marks&Spencer ve Pret-a-Manger’den gerekli malzemeleri alıp Green Park’ın yolunu tutuyoruz.

Bu şekilde düşünen yalnızca biz değiliz ;

Güneşli bir yer seçiyoruz kendimize, örtümüzü örtüyoruz, tek problem polenler, o kadar çoklar ki alerjisi olmayanda bile (ben mesela) problem yaratabiliyorlar, ancak mutluyum çünkü çok keyifliyiz.

Aldığımız sandviçler, cipsler (Londoner gibi davranıyorsak cipssiz olmaz, hem de benim favorim olan salt&vinegar chips İstanbul’da bulunmuyor), biramız (Stella Artois aldık, Kronenbourg 1664’ten sonra sevdiğim bir biraydı, Guiness kadar olmasa da), karides kokteylimiz ve de yıkanmış, hazırlanmış meyvelerimizle keyfimize diyecek yok.

Hatrı sayılır bir zaman geçirdikten sonra aslında geziyor olmamız gerektiğini hatırlıyoruz ve her ne kadar parkta takılmak çok keyifli olsa da kendimizi sokaklara atmamız lazım.

Rotamızı Burlington Arcade üzerinden Bond Street ve oradan da Oxford Circus olarak çizip yola koyuluyoruz.

Böyle kısa bir şekilde anlattığıma bakmayın oldukça yorucu bir tur oluyor, hele bi de elinizde ağır torbalar varsa (annem Floransa’daki tarihi Santa Maria Novella eczanesinin gül sularını tonik olarak kullanıyor, Londra’da da açılmış olduğunu görünce ne kadar ağır olacağını hesaba katmadan 2 şişe aldım) bir süre sonra ambale olup otomatiğe bağlayabiliyorsunuz, mesela ben şu resmi çektikten sonra kopmuşum, etrafa olan ilgim minimuma inmiş.

O sebeple bence günü anlatmayı tadında bırakıp akşam yemeğimize geçelim.

Locanda Locatelli‘ye ancak 21:45’te bulabildiğimiz rezervasyon Londra’da havanın 22:00 gibi kararması sebebiyle bize çok da geç bir saatmiş gibi gelmiyor.

Londra’daki günlerimizi çin, italyan, fransız ve japon mutfakları olarak bölmek istemiştim. Çin’i geçtik, İtalyan’da ise kafamda 1-2 isim vardı. Daha önceden çok severek gittiğim Sale e Pepe‘yi daha önce gitmediğim yerler dolayısıyla eledim. San Lorenzo, Zafferano ve Locanda Locatelli arasında kazanan burası oldu. Zaten Zafferano da aynı kişiye (Giorgio Locatteli oluyor kendileri ve her 2 restoranın da 1er Michelin yıldızı var) ait.

Mayfair’deki Hyatt Regency’nin alt katında bulunmasına rağmen restoranın farklı bir girişi var. Otel restoranlarına insanların mesafeli yaklaşmalarından dolayı tercih edilir bu durum.

Oldukça şık bir dekorasyona sahip olan restoran muhtemelen Türkiye’de olsaydı aynı etkiyi yaratmayacaktı. Çünkü bizde öncelik diğer insanları görmektir, o sebeple bol miktarda ayna kullanılır (ve ses çok yansıdığından bizde hep restoranlar gürültülüdür, halbuki ahşap sesi emer) ve Locanda Locatelli’de olduğu gibi arada paravan tarzı plakalarla bölümlere ayrılmaz her yer tabak gibi açık olmalı ki millet birbirini tahatça kesebilsin. Mesela Hakkasan’ın başına gelenlerin bu sebeple olduğunu düşünüyorum, Doors grubu mekanı alıp Wanna’ya dönüştürdüğünde tüm paravanlar kalktı ve kalitesi düşen yemeğe rağmen daha tercih edilir bir yer haline geldi. Neyse biz Locanda Locatelli’ye dönelim.

Loş ortam, şık dekor ve de yasak olan cep telefonu sayesinde tamamiyle yemeğinize ve masanızı paylaştığınız arkadaşlarınıza konsantre olduğunuz keyifli bir yemek ortamı yaratmışlar.

Gelelim yemeklere..

Mönü modern dokunuşlarla italyan klasiklerini  önünüze seriyor.

Antipastilerden başlıyoruz yemeğe..

Mert; insalata primavera, Zeynep; minestrone ve ben de Capesante all’aspretto di zafferano yani kereviz püresi ve safran soslu deniz tarağı istiyoruz.

Mert’in mevsim salatası sosuyla, tazeliğiyle tam kıvamındaydı, enginar kalbi, turp, chives ve de haricot vert (daha çok fransızların kullandığı türkçesi yeşil fasülye ancak bizdekine göre daha silindirik ve de ince) ekstradan karşımıza çıkan malzemeler, yine de çok ekstrem bi durum yok.

Zeynep’in çorbası Minestrone son derece lezzetliydi. Çok güzel bir sebze suyu içerisinde tüm sebzeler tam kıvamında pişirilerek hazırlanmış. Fazla pişip de hamur haline gelen yoktu, üzerine biraz da parmesan dökünce daha da lezzetli oldu.

Gelelim daha afili gözüken kereviz püresi yatağında safran soslu deniz tarağına. Kereviz püresi, deniz tarağı ve hafif tatlı safran sos çok güzel bir uyum sağlamışlar, bu duruma bayıldım, deniz tarağının üstü biraz fazla kızarmıştı, içinin de fazla pişmesine sebep olmamıştı ancak kesmeyi zorlaştırıyordu, bu durumun da pek hoşuma gittiğini söyleyemeyeceğim. Ancak yemeğin başından beri konsantre olduğum konu farklıydı, üzerinde bulunan yeşil vinyl görünümlü spaghettimsiler. Ben ilk bunu hamur diye düşündüğümden kendi kendimi çok yanlış alanlara yönlendirdim ve resmen kilitlendim. Hafif kıtır kıtır da, çok tanıdık biliyorum, ama ne?! (Garsona sorup karizmayı çizdirecek de değildim herhalde!) Sonunda kereviz püresinin tadı ağır basıyor diye düştüğüm yanılgıdan kurtuldum ve ne olduğunu anladım! Bildiğiniz kereviz sapı, güzel bir hoşluk olmuş, foodieleri yerken düşündürmeye de yönelttiği için de ayrıca tebrik ederiz.

Bu arada içkileri de atlamayalım, yemek öncesi kendi spesiyaliteleri olan Pimm’s Cocktail getirdiler, içinde gin, pimms’s, şeker şurubu ve de şampanyayla birlikte 1 adet de böğürtlen vardı, benim için çok tatlıydı. Şarap mönüsü ise sadece italyan şaraplarından oluşuyordu, Zeynep ‘Pinot Blanc’ı merak etti, o sebeple seçimimiz bu yönde oldu. Venica‘nın pinot blanc’ını seçtik, sommelier’miz son derece yerinde bir tercih (kesin herkese diyordur) olduğunu söyledi. Benim beyaz şarapla ilgili sorunum tatlı şaraplarda, dry olanları tercih ediyorum. Gewürztraminer mesela meraklıları tarafından çok beğenilse de benim ‘damak tadıma’ pek uymuyor. Neyseki öyle bir problem yaşamadık, gayet dry’dı. Şarap hakkında size meyveli, çiçekli vesaire gibi göz boyacı laflar edemeyeceğim çünkü beni aşıyor. Söyleyebileceğim hafif buruk bir tadı vardı, hatta chardonnay ya da sauvignon blanc gibi beyaz şaraplara kıyasla daha yoğun bir tat ve koku mevcuttu, rengi de son derece berraktı. (yine baya zorladım kendimi anlatabilmek adına)

Beyaz şarap tercihimizin sebebi ise Mert ve benim balık tercihimiz oldu, Zeynep ise süt danası tercih etti.

Flashsız çektiğim için fotoğraflardan birşey anlamak pek mümkün değil. Gerçi Mert de yediğinden pek birşey anlamadı, ‘sos o kadar baskındı ki balık olduğu pek anlaşılmıyordu’ dedi. Gördüğünüz yemek, Triglia al saltimbocca, olive nere e pomodoro yani şu demek oluyor; balık olarak barbunya, üzerinde parma jambonu, bu da saltimbocca yapan bölümü. Saltimbocca ingilizcesi ‘jump into my mouth’ türkçesi ise ‘ağzıma atla’ (hep aklıma armut piş ağzıma düş lafı gelir bunu duyunca) olarak çevrilince daha da anlamsızlaşan bir italyan klasiği, Saltimbocca alla Romana diye karşınıza çıkabilir ve genelde incecik bir süt danasi filetosunun üzerinde prosciutto ve taze adaçayı olduğu halde tavada pişirmek suretiyle hazırlanır. Burada da barbunya, parma jambonu üzerinde domates sosu ve zeytinler, yanında da ılık rezene salatasıyla servis yapılmış. Sos çok yoğun hissediliyor ancak balık çok güzel pişmişti.

Benimki; ‘Linguine all’astice’ yani ıstakozlu linguine. İçinde ıstakozdan başka domates, sarmısak ve chili var. Size şöyle söyleyebilirimki yediğim en lezzetsiz ıstakoz ve en lezzetli domatesti. Hele uzun zamandır tadı olan domatese hasret kalmış biz İstanbullular için daha da bi anlamlı. Ama domates sana noluyor, burda ıstakoz var başrolde az bir kenara çekil demek geliyor insanın içinden. Pişmiş domates hiç sevmememe rağmen ki o da çok hafif pişirilmişti domatesleri severek yedim. Linguine al dente pişmişti, onunla ilgili bir problem yoktu. Yani ıstakozu saymazsak neredeyse Toskana’nın meşhur ‘spaghetti, alio, olio e peperoncino’suna domates koymuşlar diyecektim. Pek tavsiye ettiğimi söyleyemeyeceğim.

Zeynep’in tercihi en başarılı olandı. İtalyancası ‘Filetto di vitello, patate e spugnole’, yani süt danası fileto, yanında morel mantarı ve fırında patates ile.

Et yumuşacık ve çok lezzetliydi, morel mantarları ve kırmızı şarap sosuyla gerçekten çok iyi olmuştu. Yanında patates ise ince ince dilimlenip fırında tam kıvamında pişirilmiş, etin sosuyla birlikte çok iyi gidiyordu. Biz diğer ana yemeklere kıyasla en çok bunu beğendik, giderseniz mutlaka söyleyin.

Bende oluşmaya başlayan hafif hayalkırıklığı tatlılarla kırılacak diye umut ediyordum. Ancak söyleyebileceğim bana tatlıların en büyük katkısı beni ‘Amedei‘ çikolatasıyla tanıştırması oldu. Daha sonra Fortnum & Mason’dan kayısı ve şeftalilisini aldım hem çok lezzetli hem de ambalajı çok şıktı.

Mert yine klasiklerden gitti;

Tiramisu.

Aslında torta del giorno yani günün turtası isteyecekti ama hem bu hem de başka bir istediği tatlıdan kalmayınca iyi bari ben de tiramisu yiyim bari dedi.

Benim sevdiğim tiramisuda yoğun bir şekilde kahlua ve/veya konyak tadı alınır ve mascarponede de krema dahah hafif olur, ancak bunun mascarponesi öyle yoğun bir şekilde köpürtülmüştüki üzerine kakao dökülmüş krema yiyor gibiydiniz.

Ben de degustazione di cioccolato ‘Amedei’ istedim, beklentim de kahve ve vin santo yani tatlı şarap eşliğinde değişik çikolatalar gelecek, ancak şu şekilde oldu;

Görür görmez 360İstanbul’da yapmak için saatlerimi verdiğim Mike Norman’ın herkes tarafından çok sevilen tatlısı ‘çikolataya ölüm bölüm 924832849’ geldi. O da biri mutlaka külah tarzı bişeyde olmak üzere çikolatanın 3 halini tabağını kondururdu, bizim de o külahlar devrilmeden servis yapılabilsin diye anamız ağlardı. Giorgio abimiz silindirle olayı çözmüş, adama boşuna Michelin yıldızı vermiyorlar tabi.

Beyaz çikolatadan dondurma, yanında oldukça yoğun bitterli mus olan rulo waffle ve de parfait-rococo arası çikolatalı tart. Acılık derecesinde bitterlikten beyaz çikolataya geçiş yumuşatmış olayı ama şunu söyleyeyim çikolataya doyuyorsunuz. Ben çikolatayla hafif geçiştireyim derken resmen şeker komasına girecektim.

Aslında benim aradığım tat kahvelerimizi söylediğimizde geldi.

Acıbadem kurabiyeleri, truffle ve de şekerlemeler.

Sadece bu gelse de mutlu olabilirmişim, truffle ve de acıbadem kurabiyesi çok güzeldi.

Bu arada önceki resimde gördüğünüz gibi flash kullanabildim çünkü bir tek biz kalmıştık restoranda. Mert de bir kahve daha içmeye niyetliydi, ben de içirmeyeceklerini söyledim çünkü o ana kadar bizi normal bir saatte kaldırabilmek adına hayatımda karşılaştığım en rahatsız etmeden hızlı yapılan servise tanık oldum ve garsonların herşeyi (hız, hesap etc.) manipüle edebileceklerini de biliyorum. O saatte de görüntüde tüm servis elemanları eve gitmeye hazırdı. Mert de yok canım nerden çıkarıyorsun dese de oldukça kibar bir şekilde kahve makinasının kapandığının söylenmesi, hesabımızın çoktan basılıp hazır bir şekilde bizi beklemesi ve paltolarımızın da kenara konması bize mesajı veriyordu.

Bize de otelin içindeki Churchill Bar’a gitmekten başka birşey düşmüyordu bu durumda.

Klasik dekoruyla ve duvarındaki Churchill resimleriyle son derece hoş bir atmosferi vardı. Ancak pazartesi gecesi olmasından ötürü bomboştu ve çok soğuktu. Bu sebeple italyan gecemizi kısa bir ingiliz anıyla noktalayıp eve döndük biz de..