Takip Et:

Never Let Me Go I

Londra’ya ayak bastim, Mert’in taksi gondermekteki israrina ragmen bana daha pahaliya patlasa da Heathrow Express’le Paddington’a gelip oradan taksiyle eve gitmeyi tercih ettim.

Sebebi ise uzak kaldigim Londra’yla kucuk bir alistirma sureci gecirmek istememdi. Artik 15 dakikalik tren yolculugu ne fark ettirecekti bilemedim ama bi turist gibi de algilanmak istemedim sanki.

Zaten genelde seyahate gittigimde cok turistik etkinlikler beni acmaz, orada yasayan insanlarin hayat tarzina uyum saglamak isterim.

Tabiki belli bir sinirda, yoksa gidip bir pub’da butun gun oturup Guiness icecek halim yok.

Soyle soylersem daha aciklayici olacak herhalde “bus sightseeing” yerine sokaklari arsinlamak, muzikal yerine tiyatroya gitmek tercihim.

Bu sebeple de Mert ve Zeynep ilk gununde ne yapmak istersin diye sorduklarinda ilk yanitim “Hyde Park’a gidelim!” ardindan biraz daha gelismis bir oneri sunayim diye (en azindan icinde yemek de barindiran) “Victoria & Albert Museum’a gidelim, hem orda da yemek yiyebiliriz” dedim. Mert eger sushisever olsaydi asil teklifim South Kensington’daki Kulu Kulu Sushi’ye gitmek olacakti, oldukca salas (biliyorum sushiyle saka olmaz ama merak etmeyin, foodie’ye guvenin) ve bol miktarda japon ve ingiliz musterisi olan favori hizli japon lokantam diyebilirim. Evimin arka sokaginda Itsu olmasina ragmen sushiye kisnis gibi pek de hoslanmadigim malzemeler koyduklari icin biraz yuruyup Kulu Kulu’ya gidiyordum.

Yine konu dagildi.

Neyse.

Sonuc olarak gunesli havalarda tum ingilizler ne yapar? Ne kadar park-bahce varsa doldururlar.

Biz de gecici sureligine Londoner oldugumuza gore farkli davranmamiz beklenmezdi!

V&A Museum’un bahcesinin son derece keyifli oldugu ve ardindan yeni sergileri gezme firsati yakalayacagimiz goz onunde bulundurulursa bence cok yerinde bir karardi.

Sergilerden once yemekten bahsedelim cunku yoldan geldik ve aciz!

Yemek self-servis ve son derece pratik bir sekilde yapilmis.

Sandvicler, salatalar, ana yemek, tatli ve icecek olmak uzere bolumlere ayirmislar ve bu bolunlerde son derece istah acici bir sekilde sergiliyorlar. Resmen cama burnunuzu dayayip ben sandvic yicem, sonra diger tarafa kosup yok fikrimi degistirdim tavuk da cok iyi gozukuyor diyebiliyorsunuz.

Yemeklerimizi seciyoruz, sarabimizi da aliyoruz, disarida keyif yapmaya haziriz. Zaten muzenin bahcesi tam bir ana baba gunu, herkes cimlerin uzerine kurulmus, cocuklar yari ciplak kosturuyorlar, hatta kucuk havuza giriyorlar, hemen dusunuyoruz bizde olsa 22 derece havada hangi anne cocuguna boyle birsey yapmasina izin verirdi. Muhtemelen pek fazla kisi cikmazdi. Bizimkilere laf etmek icin soylemiyorum, zaten hava sicak bile degil sadece gunesli. Garip tabi biz sallarimiza sarinmis yemegimizi yerken sudaki cocuklar.

Yemeklere gelecek olursak beklentilerinizi cok yuksek tutmamalisiniz cunku sonuc olarak burasi bir muzenin self-servis lokantasi. 150 yillik muzenin ambiyansi, disaridaki alani bizim onceligimizdi – ki boyle soyledigime bakmayin gayet iyiydi, gittigimiz diger restoranlar burnumuzu kaldirdi ondan boyle konusuyorum- ve butun yiyecegimizi aldiktan sonra farkettik ki disariya her tur cam ve porselen cikarmak yasakmis, yemegi alirken bastan disarda yiyeceginizi soyleyeceksiniz ki onlar da kagit tabaklarda versinler.

Tercihlerimize gelelim.

Mert ve Zeynep firinda tavuk ve de patates, bense bir ingiliz klasigi olan tavuk ve brokoli pie istedim.

Biz kagit tabak sorunsalini cozmeye calisirken Mertlerin tavugu biraz sogusa da son derece lezzetliydi zaten ingilizlerin organik veya free range de diyebilecegimiz ( free range dendiginde ben ilk anlam verememistim, tavuk ve yumurtalarda bu ibareyi gorunce ancak daha sonra Jamie Oliver’in bir programini izledigimde daha iyi anladim, free range olayi insanlardan ziyade daha cok tavuklari ilgilendiren bi olay. Normalde -yoksa normalize etmeyip anormalde mi desem- tavuklar hic de insani -nasil oluyorsa bu- olmayan kosullarda yetisip bizim soframiza sunulacak noktaya geliyorlar. Son derece kucuk kafeslerde, hareketsiz bir ortamda bir suru tavukla alt alta ustuste gelisimlerini cok hizli bir sekilde tamamliyorlar. Boyle bir ortamda yetisen tavuktan da zaten hayir beklememek lazim. Free-range olayi iste buna bir son verip son derece mutlu ve ozgur bir ortamda yetismelerine on ayak olup sofralarimiza ulasmalarini sagliyorlar. Bu ne perhiz bu ne lahana tursusu sorarim size?!) tavuklari bizim yedigimiz saman gibi olanlardan cok daha lezzetli.

Neyse sonuc olarak (ya da oykunun favori soz obegi olan ‘in a nut shell’ dersek) otlarla cesnilendirilmis tavuk ve yanindaki firinda patatesler tutucu damaklari cok da fazla zorlamayacak, lezzetli bir secim.

Tutucu damak diyorum da bizim sectiklerimizde zaten cok fazla zorlayici bir tat yoktu benim brokolili tavuk pie’im da son derece lezzetli (ustelik uzeri milfoyle kapli oldugu icin sogumamis da!) ve de hem sebzesi, hem karbonhidrati hem proteini bir arada son derece pratik bir secimdi. Ben Jamie Oliver’in bir tarifiyle bu yemegin pirasali ve tavuklu bir versiyonunu yapiyorum cok lezzetli oluyor, hem de misafir geldiginde yaninda sadece salatayla verdiginizde baska bir yemegin daha eksikligini hissetmiyorlar. Belki ileride burada tarifini sizlerle de paylasirim. (Su anda fark ettim ki ucakta internetten mahrum bir sekilde blog yazarken insan, konu uzerinde aciklayici olacagina-tabi arastirma yapilamiyor- baska konulara daha cok kayabiliyor, neyse siz dua edin yanimda ara ara uyuyup, kitap okuyan kadinin komik goruntusunden, ya da dunyanin ayni ucakta bir tanidiginizla karsilasacak kadar kucuk oldugundan ya da kameralara Heathrow airport hakkinda bir roportaj verdigimden bahsedecek kadar da dagitabilirdim konuyu, neyseki 3 saat 15 dakikalik bir ucustayiz, mazallah 10 saat filan olsaydi, ne sacmalardim kimbilir, ayyy yeter serraaaa kapa artik su parantezi, tamam kapadim)

Neyse guzel bir aktivite bence muze gezisi ve yemek bir arada, biz yemegi yedik simdi muzeye gecelim mi?

Ben muzenin kalici sergilerini daha once sik sik gezme firsati buldugum icin bu sefer sadece sureli sergilerle yetindik.

2 adet sergi dikkatimizi cekti, hangi tarihler arasinda olduklarini internete ulastigimda yazacagim ama muhtemelen hazirana (Yamamoto sergisi 10 Temmuz, The Cult Of Beauty ise 17 Temmuz’a kadar devam ediyormus) filan kadar suruyor. Ilk gezdigimiz oldukca kucuk bir sergi, Yohji Yamamoto uzerine. 1980lerde bugunki unune kavusan unlu tasarimcinin kult eserleri sergileniyor. Samuraylari andiran, bol kesim ve sanki henuz dikisleri bitmemis gibi duran tasarimlariyla ne kadar kendine has olduguna tanik oluyorsunuz.

Digeri de benim son derece etkilendigim “The Cult Of Beauty“, 1860-1900lar arasinda varolmus olan estetik hareketini en iyi ornekleriyle son derece aciklayici bir sekilde karsiniza sunuyor. Estetik olan herseye son derece merakli bir insan olarak (hatta bana romanticisme akimini hatirlatti) her ne kadar gercek hayattan, spirituellikten uzaklasip sekilcilige kaysa da beni gercekten cok etkiledi. Estetik hareketinin temelini de son derece basit ve net bir sekilde acikladi. Mesela siz sunlari biliyor muydunuz:

* Sanat, sanat icindir anlayisina gore eserlerini meydana getiriyorlar. (art’s for art sake)

* Aycicegi; yogun, baskin guzellik, zambak; disi guzellik ve tavuskusu da guzelligin gururunu temsil ediyor ve de estetik hareketini izleyenler tarafindan cok fazla kullanilan sembollerdir.

* Frederick Leighton, Dante Gabriel Rossetti ve Frederic Sandys’in onculeri oldugunu.

* Japon mimarisi de kullanilarak mobilyalar uretilmis ve dekorasyonda da boyle bir donem yasanmis. James McNeill Whistler, Lawrence Alma-Tadama  da bunun ornekleri.

Gordugunuz gibi hem goze hem de beyne hitap ediyor. Yohji Yamamoto’ya daha once de asikardim ancak estetik hareketi eserleriyle birlikte benim icin son derece yeni bir tecrube oldu, hatta bu eserleri canli kanli (!) gordugum icin kendimi sansli bile addedebilirim.

Gunluk sanat aktivitemiz tamam ama yemek burada sonlanmayacak, zaten eger beni biraz takip ediyorsaniz bunu anlamissinizdir. Aksama programimiz zaten belli daha once bir postumda bahsettigim yeni evlenen Hakan ve Yaprak’la birlikte Haozhan‘a gidecegiz. Londra’ya ilk tasindigimda kesfettigimiz bir cin restoraniydi, Hakkasan’dan ayrilan bir chef’in acmasi da merakimizi kabartmisti.

Ilk denemeden sonra her seferinde cok keyif alarak gittigimiz bir restoran haline geldi. Benim de bu ritueli bozmam yakisik almazdi (trader vic’s bozuldu kisitli zamandan oturu artik o da bir dahaki sefere..). 2 senenin ardindan Haozhan’i bir hayli yaslanmis buldum. Yaslanmis diyorum ama kibarliktan, eskimis iste anlayin. Artir dekorda bir yenilenmeye gidilse iyi olur cunku 2 sene onceki “smart casual” ortam biraz daha “casual”a kaymis. Bulundugu yerin Chinatown olmasi, bizim pazar aksami gitmemiz buna bir etken olmus olabilir ama dekor da cok eskimis, artik turkce anlarlarsa ben burdan yaziyorum.

Turkceyi gectim ingilizce bile anlasmakta zorlandik, gerci sonra bu zorlugun onlarin uyanikligindan kaynaklandigini da anladik. Mesela “a bottle of water” istiyorsunuz, size “a bottle of wine” getiriyor. Siz de ama, kem kum derken garsonunuzun gozu parliyor merak etme su da geliyor diyor. Oldukca agresif bir satis durumu vardi, bizim amacimiz siparisi verdikten sonra doyup doymama durumumuza gore devam etmekti, ancak geldiler yetmez bu size sebze de soyleyin yok tavuk, noodle, pilav derken 3 tane daha sipariste bulunduk, gerci sonuna kadar da sildik supurduk, o da ayri..

Bastan yarim ordek ve de tom yum prawns olarak gecen ve bir kornetin ici de karides olarak gelen birbirinden parmak yalatan 2 lezzet soyledik.

Ordegimiz didiklenirken bizimkilerin bakislarina bakar misiniz?

Ordek yarim olarak geliyor, garson gozumuzun uzerinde kemiklerini ayikliyor, yaninda plaum sauce, salatalik, sogan ve krep klasikleriyle geliyor. ( simdi babam olsa size derisini verip etinden stir-fried rice yapmasi gerekirdi diyecek kesin) Son derece basarili derisi citir, eti pamuk, cok iyi bir sekilde pismis, keyifle yiyoruz. Tom yum prawn Melisler’in tavsiyesi, 3 kere soylemisler gittiklerinde. Karides marine edilmis, mango da katilarak hafifi tatli bir sos, uzerinde de su teresi, kornet de genelde thai restoranlarinda verilen karides cipsleri vardir, ondan yapilmis. Son derece lezzetliydi. Biz bundan 3 tane soylemek yerine digerlerine de bir sans vermeyi tercih ediyoruz.

Ana yemek olarak benim “all time favorite” wasabi prawns ve haozhan rib eye steak soyleniyor, ardindan garsonlarin bastirmasiyla zencefilli kuskonmaz, hindistancevizi sutlu pilav ve de chili soslu tavuk ekliyoruz.

Bunlarin arasindan size kotu diyebilecegim hicbirsey yok. Sadece biri digerinden daha lezzetli olabilir, ya da sizin tercihine gore degisebilir. Oncelikle ben wasabi prawn’i cok sevdigimden ondan bahsedeyim, karidesler panelenip (tempura gibi)  kizartilip uzerine yogun olarak wasabi tadi alacaginiz ama ayni zamanda hafif de bir tatlilik hissedebileceginiz bir sos dokuluyor. Hatta bu da uzerine konulan ucan balik yumurtasi, mango ve passionfruit ile destekleniyor. Karidesler kutur ve de citir kivaminda pismis, yag emmemis olsa da sosuyla birlikte dusunuldugunde cok da hafif olmayan bir yemek cikiyor karsiniza. Ama 40 yilda bir Londra’ya geliyorsunuz, rica ederim bunu da sorun yapmayin!

Haozhan beef rib eye da yine teriyaki benzeri hafif tatli kirmizi sarap sosuyla birlikte son derece yumusacik lokmalik etler. Karabiber, taze sogan ve sarmisakla servis ediliyor. Arada et zannedip sarmisak da agziniza atabiliyorsunuz, dikkatli olun.

Chili soslu tavuk da bir anda yakip sonra kaybolan acisiyla nispeten daha yogun soslariyla bir denge unsuru oldu. Rengi o kadar koyuydu ki Zeynep bunu et niyetiyle yedi ve bir ete gore bile lezzetli buldu =)

Hindistancevizi sutunde pisen pilavda hindistancevizi tadi almiyorsunuz, sanki sadece yumurtali gibi geliyor ve cok hafif bir tatlilik var, soslu yemeklerin yaninda cok iyi gidiyor.

Zencefilli kuskonmazda da pek zencefile rastlamiyorsunuz ama o kadar iyi pisirilmis ki kendi lezzeti zaten yeterli oluyor.

Yedigimiz hicbirsey kotu degildi, restoranin eskimis dekoru ve anlasmakta zorlandiginiz garsonlari saymazsaniz Londra’nin tam gobeginde bulunan Gerrard Street’teki Haozhan cok keyifli zaman gecirebileceginiz bir restoran, yolunuz oralara duserse ugramadan gecmeyin derim.

Karnimizi burada doyurduktan sonra muhtesem 5li sohbete kaldigi yerden devam etmek icin once The Lanesborough hotelin icindeki cigar lounge’u dener ancak pazar aksami cok da yogun bir gece olmadigindan kapalidir, o sebeple istikamet Zeynep ve Mert’in balkonu!..

Ilk gun benim icin oldukca uzun oldu, ancak 24 saat sonra tekrardan uyuma sansina eristim, ama 4 gunluk tatilde onceligimiz uyku degil neyseki..