Takip Et:

Meze By Lemon Tree

2,5 saattir bilgisayarın başında geçirilen zaman.

Gereğinden fazla çikolata.

Hem de çok fazla.

Sonuç?

Bir türlü başlanamayan bir “post”.

Ben de bari bu krizi bir fırsata çevireyim dedim ve giriş paragrafımı bu durumu anlatarak yazarsam gerisi nasılsa gelir diye düşündüm.

Aslında bence bu kadar tıkanmamın sebebi bahsedeceğim yerin ismi.

Meze by Lemon Tree

Alışınca tabi her yazıda bir şarkı sözü başlık atmaya, yazacağım yerin isminde eskiden çok ama çok sevdiğim bir şarkının ismi saklı olunca bir de üstüne; kitlendim kaldım.

I wonder how i wonder why yesterday you told me ’bout the blue blue sky

and all that i can see is just a yellow lemon-tree.

Bir cumartesi akşamüstüsü (ya da bir yere rezervasyon yaptırmak için çok geç bir vakit de diyebiliriz), Beyoğlu’nda aranmadık ve rezervasyon yaptırmadık restoran bırakmadıktan sonra sonunda -zaten uzun zamandır da merak ettiğim- Meze By Lemon Tree (0212 252 83 02 – Pera Palas’ın karşısında Meşrutiyet caddesi üzerinde) ‘de karar kıldık.

Çok mutluyum ki öyle yapmışız, bu restoranla daha geç tanışsaydım çok üzülebilirdim (üzüldüğüm bu olsun).

İsimdeki “meze” kısmını anladınız diye düşünüyorum. Benim merak ettiğim “Lemon Tree” kısmı oldu (Bazen foodie de bilemeyebilir), googlelayayım dedim, ama bul bulabilirsen. Anladığım kadarıyla Bodrum’da böyle bir butik otel var ama tam nerede nasıl birşey bilemiyorum çünkü bir internet sitesi yok. Gerçi genel olarak gizemli takılmayı seviyorlar gibi bir izlenim oluştu bende çünkü Meze’nin de internet sitesinde mönü veya resimler olsa da bu yemekleri kim yapar, nasıl ortaya çıkmıştır onu öğrenemedim.

Aslında garip olan taraf internette ne kadar gizemli olsa da restorana gittiğinizde “chef” inanılmaz ilgiliydi, görmeyi özlediğim bir ilgi diyebilirim. Bütün gece mezelerin başında durdu, masaları tek tek gezdi, herkesle konuştu ve yemekleri anlattı. Kesinlikle de rahatsız etmeden yaptı bunları gayet sessiz sedasız. Ben kendisine ismini sormayı unutup bir garsona sordum ancak aldığım cevap gizemi sürdürmeye devam etti. Verdiği isimde kimse yoktu.

Araştırmacı kişiliğim bu noktada devreye girip facebook aracılığıyla ilgili ve maharetli şefin isminin Gençay Üçok olduğunu öğrendim. Genelde bu kadar takılmazdım ama çalışmasına bu kadar tanık olunca (bir kadeh roze’siyle birlikte bütün gece mezeleri tek tek servis yaptı, biz de meze dolabının karşısındaki masada, inceleme fırsatınız oluyor böylece) ve yaptığı yemekleri de çok beğenince merak ediyorsunuz kim olduğunu. Gerçi öğrendiklerim isimle sınırlı kaldı, daha önce nerede çalışmış olduğunu ve alaylı mı yoksa mektepli mi olduğunu öğrenmek isterdim ki bir mukayese vs. yapabileyim.

“Meze by Lemon Tree” klasik meyhanelerden oldukça farklı, zaten dışarıdan bir baktığınızda size bu havayı veriyor. Renkli camlar, çini yerler, emaye ve döküm servis ekipmanları, dekor klasik Ege meyhanesini andırsa da bir modernlik söz konusu. Buna sebebiyet veren de garsonlarının ter kokmaması olabilir, ne de olsa meyhane dediniz mi fikstir bu.

Hatta meyhanelerde genel olarak çok temiz izlenimi olmaz bende nedense, ya da temiz demeyeyim de düzen yoktur. Tabaklar gelişigüzel atılır, bardağınızda yağlı bir parmak izi mutlaka vardır ya da garsonunuz her an mezenin yağını başınızdan aşağı dökmeye meyillidir.

Bütün bunlar size tanıdık geldi mi?

Şimdi unutun çünkü Meze hiç öyle bir yer değil.

Pırıl pırıl, düzenli ve zevkli minicik bir lokanta.

Meyhanelerle ilgili tek benzerlik, gürültüsü; boş duvarlar, cam vitrin seslerin yansıtılmasını gereğinden fazla sağlıyor ve sohbetlerin “volume”u biraz yükseliyor.

Herşeyden ne kadar çok bahsettim.

Bir tek şey hariç.

O da yemek.

Artık ona geçelim isterseniz, zaten sizin burayı daha iyi anlamanızı sağlayacak kesinlikle.

Garsonunuz masaya geliyor, gördüğünüz dolaptaki mezeleri size teker teker anlatıyor, sizin de o kadar çok ilginizi çekiyorlarki acaba bu sefer hangisini denemesem de bir dahaki sefere bıraksam diye pazarlık yapmaya başlıyorsunuz kendi kendinize.

Bildiğiniz mezeleri almışlar ufak bir fusion’a uğratmışlar diyeceğim ama füzyonsevmezler önyargı edinecek o sebeple öyle bir cümle kurmuyorum onun yerine alışık olduğumuz mezeler alışık olmadığımız malzemelerle diyorum.

Mesela resimde gördükleriniz zeytinyağlı fasulye ve gereğinden fazla yeşil bir yaprak sarma gibi duruyor değil mi?

Aslında hiç de göründüğü gibi değil.

Zeytinyağlı fasulyeye su yerine üzüm suyu konmuş o sebeple çok hafif bir ekşilik kazanmış. Ama lezzetinden birşey kaybetmemiş.

Dolma ise..

Pazı yaprağının içerisine kısır, iç pilav haline getirilerek hazırlanmış ve bence gayet başarılı olunmuş. Yalnız kısır tane tane olma özelliğini yitirip daha yoğun kıvamlı, sulu bir hal almıştı iç pilav olarak. Tat olaraksa çok güzel bir uyum yakalamışlar (bu yazıda uyum kelimesini çok kullanabilirim, tekrara yol açmamak adına uymayan birşey olursa söyleme kararı aldım)

Acılı ezme, bildiklerinizden farkı salçaya bulamak yerine tamamiyle taze domatesten yapılmış, aslında ince doğranmış çoban salatasını andırmıyor değil ancak bunda nar ekşisi var. Domates mevsiminin olmamasına rağmen tat eksiği yoktu. Acılı ezmenin bol yağlı ve salçalı izi hiç hoşuma gitmez, bununkinde domatesin suyunun pembeliğini görüyordunuz.

Uskumru tandır.

Soya sosu, taze soğan, uskumru ve karabiberin mükemmel dayanışması. Bol tuzlu oluşundan dolayı çiroza göz kırpsa da soya sosu ve taze soğan ile az birşey de tatlı olması teriyakiye de benzemesini sağlamış. Soğanlar çok iyi piştiği için ne rahatsız ediyor ne de çiğnenmesini zorlaştırıyor. En çok beğendiğimiz mezelerde 2. sırayı kapıyor böylece.

Kerevizli mücver.

Kereviz deyince hemen yüzler ekşimesin lütfen! Aslında karışık sebze daha uygunmuş, çünkü içince havuç, kabak, taze soğan ve patates (bundan çok emin değilim) de vardı. Kereviz de bu tatların arasında daha yumuşak bir geçiş yapmış böylece, hatta neredeyse yok gibiydi. Soğuk olarak süzme yoğurt eşliğinde geliyor. Tadı güzel ancak çok da fazla şaşırtan bir meze değildi.

Babagannuş’ta közlenmiş patlıcan yalnız bırakılmayıp başka sebzeler de eklenmiş. Ancak yoğurdu çok bol tutulmadığından sebzeler daha bir ağza geliyordu, yoğurdun içinde kaybolmamıştı.

Gelelim 1 numaralı soğuk mezeye!

“Şaman Beğendi”, Hünkar yerine (belki bundan sonra Sülüman bile olur) Şaman konularak ne kadar çok değişikliğe uğratıldığını bir düşünün. İsim tercihini de gündemi düşünecek olursak oldukça cesur buluyorum, maazallah protestocular kapıya dayanabilirdi sen bizim haşmetlu ve devletlu hünkarımızı nasıl şaman yaparsın diye!

Neyse konuyu dağıtmayalım, mezeye dönelim. Benim 1 numara yapmamın başlıca sebebi biber yemeyen bendenize biber yedirmeyi (hem de pek bayıla bayıla) başarmış olmasıdır. Biberlerin içine de közlenmiş patlıcan, ezine ya da tulum (tam hatırlamıyorum) peyniri ve de yoğurtla yapılan karışımı koymuşlar, üzerine de yine az salçalı bol domatesli bir sos (burada da taze soğan var ama zannediyorumki yeterince taze soğan dedim, yetti) kondurmuşlar ve hünkar beğendiyle ismi dışında hiç bir alakası olmayan lezzetli mi lezzetli bir meze ortaya çıkmış.

Denenmemiş diğer soğuk mezeler aklımızda kalarak sıcaklara geçiş yapalım diyoruz.

Ama karnımız da doydu o sebeple değişik olanlara yönelip kalamar tavayı, karidesi ve ciğeri es geçiyoruz.

Neyseki garsonun ısrarlarına uymuyoruz kokoreç gibi pişirilmiş olan akya balığını da geçiyoruz ve büyükçe bir porsiyon o güne özel olarak pişen, normalde mönüde olmayan deniz mahsullü keşkek ve üzerinde kavurmayla gelen (sanki yeterince ağır değilmiş gibi) rokforlu mıhlama söylüyoruz.

Kavurmalı rokforlu mıhlamanın ne kadar ağır olduğunu söylememe gerek yok herhalde. Şef hafifleştirmek için birkaç peyniri karıştırdığını söyledi, ancak içindeki tereyağ oranı da düşünülürse biraz cesaret kırıcı oluyor. O sebeple ben tadımlık bir lokma almayı tercih ettim. Ancak muazzamdı ve tereyağını pek hissetmiyordunuz (görüntüde tabi, damarlarınızın derinlerinde durum pek öyle değildir), çünkü mıhlamada peynir ve tereyağının birbirinden ayrılması durumu hiç hoşuma gitmez. Hatta bi ara kendimi kandırmaya çalıştım bunda bence tereyağı yok diye (gerçi olmasa nolur o kadar çok peynir olduktan sonra) ama varmış. Rokfor zaten çok severim, mıhlamanın içine de oldukça yakışmış. Hatta belki daha yöreselleştirmek adına “Konya küflü tulum”u da denenebilir gibi geldi.

Soğuk mezeleri numaralandırdık ama gecenin bombasının assolist olarak çıkacağını bilemedik tabi.

Veee karşınızda “elma suyunda pişmiş deniz mahsullü keşkekkkk”

Demir döküm tavada bir paella görüntüsünde arzı endam ediyor.

İçinde karides ve kalamar ile birlikte kuşbaşı halinde ismini hatırlayamadığım (hiç duymadığım bir balıktı) beyaz  bir balık, defne yaprağıyla hoş bir koku oluşturulup taze soğanla (söylememe gerek var mı!) desteklenmiş. Buğday lapa gibi değildi, hafif diriydi. Karides ve kalamar ise kütür kütür, fazla pişirilmeden kayış gibi olmadan özenle hazırlanmış. Şef Gençay Üçok balıkları özenle en tazelerinden seçiyormuş. Kalamarı ve karidesi tazelerinden kullanıyormuş, donuk ve tüp kalamar kesinlikle tercih etmiyormuş. Bu da tabiiki de yemeğin lezzetine inanılmaz derecede yansımış. Klasik keşkek gibi bulamaç halinde olmaması, tane tane olması ayrıca hoşuma gitti. İçinde az da olsa tereyağ barındırması beni biraz üzse de, çok da derinden yaralayamadı. Öyle ki bir daha gideceğim zaman kesinlikle arayıp önceden bu keşkek var mı yok mu öğreneceğim. Yoksa ben de yokum arkadaş!

Foodie’ye yakışan bu yemeklerin üzerine bir de tatlı denemek olurdu hiç kuşkusuz, ancak ben de insanım acıyın bana bu güzel yemeklerin üzerine daha fazla bir lokma birşey yiyecek halim kalmadı.

O sebeple edebimizle kahvemizi yudumlayarak yemeğin son vuruşunu yapmayı tercih ediyoruz.

Meze by Lemon Tree, foodienin uzun zamandır hasret kaldığı farklı ancak çok lezzetli yemek ihtiyacını böylelikle gidermiş oluyor.

Kalabalık gruplar olarak gitmeye uygun fiks mönüleri de var (hem mönü hem fiyat hakkında daha detaylı bilgi için buraya tıklayınız), ancak size tavsiyem birkaç gün öncesinden aramanız, mekan oldukça küçük; yer bulmak pek de kolay olmuyordur.

Şu anda favori mekanım ilan ediyorum, cümle aleme duyurulur!