Takip Et:

Love Me Like A River Does II

Viyana’yi bitirdik, geldik Salzburg’a!

Ama o kadar cabuk degil, asagi yukari 3 saatlik tren yolculugundan sonra..

3 saat boyunca uyumayi basardigim icin yolda pek birsey goremedim maalesef, hatirladigim tek sey her tarafinda cicekler olan kereste fabrikasiydi, garip.

Yaz gunu Salzburg’da napiosun demeyin, orada Salzburg Festivali var. 1920’den beri (savasla kesintiye ugrasa da) her sene temmuz ortasinda baslayip 5 hafta suren opera, drama ve klasik muzik etkinligi.

Ondan bilaare bahsedicem, once Salzburg..

Nehrin cok sevdigi bir baska sehir.

Hem de ufacik, 200bin nufuslu. Belki de bu sebeple cok guzel, huzurlu. Sokaklarinda gezerken yine kendinizi orta cagda hissedebileceginiz film seti edasinda kucuk bir kasaba. Kucuk ama nasil bir canlilik var anlatamam. Ilk olarak festivalden dolayi diye dusunmustum ama sordum meger hep boyleymis. Munich’e 150 km uzaklikta oldugu icin ozellikle oradan cok turist gelirmis.

Bir baska dikkatimi ceken ozelligi de hadi festivali gectim de etrafinizda dolasan her insanin bu kadar sik bir sekilde giyinmis olmasi nedir peki? Ozellikle pazar sabahi -yine Demel’de kahvalti ederken- tanik oldugum yerel kiyafetlerle dolasan insanlar inanilmazdi. Megerse burada ozel gunlerde, etkinliklerde, kiliseye filan giderken yerel kiyafetleri giymek adettenmis.

Ben bir de meydanlara bayiliyorum, Floransa’da en cok hosuma giden seylerden biri meydanlardan birindeki “caffe”lerde (Rivoire ya da Gilli favorilerim) oturup icecegimi yudumlayip etrafi izlemekti. Su ufacik yerde bile bunu yapabileceginiz birkac meydan mevcut. Hem de muhtesem bir manzarayla..

Meydanin ortasindaki heykel kimin peki? Boyle en canalici noktaya konmus hem de! Salzburg’un kurtaricisi mi yoksa?

Mozart’in!

Mozart burada dogmus, gezdigimiz tek (uzulerek) muze de zaten Mozart’in dogdugu evdi. Artik dinlemeyi gectim, yedigim Mozart cikolatalara (en sevdigim) ithafen zaten gidip gormem gerekiyordu. Ustelik ben onlarin Salzburg orijinli oldugunu da bilmiyordum, Viyana’da zaten her yerde vardi ama ufacik Salzburg’da durumu abartmislar. Ben de abartmaya musaittim, sonra dusundum Istanbul’da da zaten bunu yiyorum, orada bari farkli birsey yiyeyim, son kutuyu otelde biraktim. Su anda cikolata olan Mozart’in benim icin kompozitor olandan daha anlamli oldugunu farketmis bulunmaktayim o sebeple Salzburg’a donuyorum tekrardan..

Burada bir de dikkatinizi cekecek olay tabela kirliligi denen seyin esamesi okunmuyor. Hem de dar sokaklari, yan yana dizilmis dukkanlari buna cok musaitken belliki bu konuya ciddi sekilde ozen gosterilmis.

Hatta bakin tanidik “Nordsee” tabelasini bile nasil otantik bir hale getirmisler..

Daha once de bahsetmistim yeni bir sehre gittigimde genelde en cok pazarlarini merak ederim. Hatta Viyana’da cumartesi gunleri kurulan bit pazarini kacirdigima hala uzuluyorum. Burada da yine bir meydanda ufacik bir pazar kuruldu, sanirim pazar gunuydu. Aslinda daha cok turistik bir olaydi ama olsun benim yine de hosuma gitti.

Ogle yemegini ayakustu gecistirmek icin “bratwurst”lar emrinizde, ya da pretzel benzeri “brezen”ler (Bunlarin ortaya cikisinda bizim parmagimizin oldugu soyleniyor. Viyana’yi kusattigimizda dayanikli ekmek arayisinda brezeni bulmuslar – biz : Ottoman Empire) bir hayli faydali oluyor. Sosis, hardal ve ekmekle Stiegl‘inizi alip ayakta hizli bir sekilde yiyorsunuz.

Salzburg foodie acidan cok verimli gecti acikcasi. Opera gibi klas bir aktiviteye yakisir restoranlar tercih ettik genellikle. Bir tek ilk gun ac bir sekilde geldigimizde oglen meydanin hemen kenarinda buldugumuz bir restoranda yedik, kotu degildi. Ama digerleriyle kiyaslanamaz o yuzden elegan kisma gecmeden Mozart heykelinin de bulundugu meydanda (Waagplatz) Demel’in hemen yanindaki K+K Restaurant Am Waagplatz’dan bahsedicem. Geleli sosis yemedigimiz icin 2mizin de siparisi bu yonde oldu, yaninda yine Stiegl..

Sosisin altinda gordugunuz Sauerkraut, lahana tursusu, yaninda da patates kizartmasi. Acliktan olmek uzereyiz daha ne isteyebiliriz ki? Disarda gunesin altinda meydana karsi da oturduk, Salzburg’da gecirilen keyifli ilk anlar ve yemegimiz de gayet lezzetli, cok ozel birsey degil ama.

Gelelim daha ozel anlara, opera mesela?

Acikcasi insan biraz kendini sasirmiyor degil, nerdeyim ben? Kim bunlar? Ruya mi bu?

En fiyakali etkinlige gelmisiz, otesi mi var?

Etrafta smokinli adamlar, tuvaletli kadinlar..

Bizden sonra yas siralamasi da minimum olarak 60’tan basliyor halimizi dusunun! Ama her duruma ayak uydurabiliyoruz, bir hafta once Asmalimescit, simdi de..

Benim icin en keyifli bolum zaten konser oncesi Festspielhaus disinda sampanyanizi yudumlayarak muhtemelen cok unlu olan insanlari tanimadan incelemek..

Karsi kaldirimda da konsere gelmeyenler dizilmis gelenlerin fotografini cekiyor. Bizim icin tanidik simalar Guler Sabanci, Asaf Savas Akat ve Nilufer Gole’ydi sadece. Onlari da ilk gun “Norma”da gorduk bir tek, kalabalik bir grup halinde gelmislerdi. Hatta o gruptan digerlerini 3 gun boyunca gorduk de sonunda dayanamadilar gelip sordular siz ne amacla geldiniz, burada mi calisiyorsunuz diye. Meraklisi oldugumuzu duyunca da baya sasirdilar.

Bir ogle konseri sonrasi da bu fotografi cekmistim, pek nizami degil ama en azindan ortam hakkinda fikir sahibi yapabilir sizi..

Biz 3 gosteri izleme sansina sahip olduk. Ilki “Norma” idi. Yildizi Edita Gruberova, dunyaca unlu soprano, 60li yaslarda oldugundan kariyerinin sonlari ama sesi muhtesem. Rolunun altindan basariyla kalkti. 3 saat boyunca tuylerimizi diken diken yapti. Hele Casta Diva’da (Maria Callas’i bu arya var etmistir)..

Bu oyun dekorlu, kostumlu degil de konser gibiydi, ilk Mert sikilmamdan korktu ama iyicene muzige konsantre oldugunuz icin daha da bir etkileniyordunuz. Ezgi Kutlu diye bir sopranomuz da Clotilde rolundeydi, cok buyuk bir rol degildi ama gurur duymamiza yetti. Ikinci resimde en solda gozuken siyah elbiseli Ezgi Kutlu.

Norma 19:30’da baslayip 23:00’a dogru bittigi icin karnimiz acikmisti. Oncesinde pek fazla arastirma firsati da bulamadigimizdan kalabaligi takip ederek Carpe Diem Finest Fingerfood‘u bulduk. Ismi benim daha once ilgimi cekmisti, 2010 yaz sezonu felsefemiz acisindan. Bir hayli kalabalikti, opera severler disinda gencler de vardi, biz rezervasyonlu olmadigimiz icin ust katta arka bolume aldilar. Cok ac oldugumuz icin pek umurumuzda degildi. Hem de fingerfood konsepti de cok hosumuza gitti, denemeden gidemezdik, her yemek 2 lokma buyuklugunde dolayisiyla bircok deneme yapma firsati bulabiliyorsunuz. Fiyatlar da 4-5 euro.

Ilk olarak Carpe Diem Crackers with 3 different dips ile basladik.

Domates, wasabi ve havuc sos. Son derece hafif, bir kadeh prosecco’yla cok iyi gidiyor. Iyi bir baslangic..

Sirada “Beef Hamburger in a rosemary cone with french fries potatoes & home-made ketchup”

Ketcap’in hemen solunda gozuken sise sapli olan da ” Red Chicken Wings with mini corns & spicy dip in paprika cone”

Hamburgerler Mert’in favorisiydi, bi tane daha soyledik akabinde. Tavuk kanatlari ise aci oldugundan tercihim degildi. Ama Mert onu da begendi.

Simdi biraz daha komplike olanlara geciyoruz.

“Whitefish with pulpo on risotto of garlic in saffron sauce”

Beyaz etli bir baligin uzerinde ince dilimlenmis ahtapot bacagi, en altta da sarmisakli risotto ve etrafta kopuk gibi duran safran sos. O kadar lezzetliydi ki tadimlik olmasi biraz sinir bozucuydu. Bu kadar cesit olmasina ragmen hepsi birbiriyle cok uyumluydu ve hicbiri baligin tadini bastirmiyordu.

“Smoked duck breast on potato flan & papaya ginger salad”

Yediklerimiz arasinda cok fazla hosuma gitmeyen bir tek bu vardi. Fume ordek gogsu zor kesiliyordu, ustteki otlarin tadi diger herseyi cok bastiriyordu. Zencefil ya da papaya tadi da alamadim, nasil olduysa..

Son olarak monudeki ismini not almadigim ama “scallops on potato flan with some kinda sauce” olarak bahsedebilecegim fingerfood var.

Deniz taragi o kadar guzeldi ki diger tatlarla pek ilgilendigimi soyleyemicem, belki de o yuzden sos aklimda kalmamis.

Yemegimizi yedikten sonra belki kalabalik azalmistir da asagida yer bulabiliriz diye indik birer drink almaya, civil civil bir ortam vardi, gercekten cok keyifli bir mekan, klasik Avusturya yemeklerine bir sure ara vermek acikcasi iyi geldi.

Boylelikle Salzburg’da yemek maceramiz opera kadar iyi baslamis oldu.

Bir sonraki gun ise Rolando Villazon konseri var, aksam 21:00’da oldugu icin konser oncesi yemek programi yapma firsati bulduk. Gidecegimiz yer ise Sacher Hotel’in main restauranti olan Zirbelzimmer Michelin Guide’da yer aliyor. Bu da tercih sebeplerimizden biri oldu. Yine en gencler olmayi basardik bir mekanda. Ama umurumuzda degildi, ilk kez Salzburg’a geliyorduk, boyle elegan etkinlige yarasir bir restoran sececektik tabiki de!

Ancak ufak bir problem var, boyle bir ortamda flashla foto cekecek degildim, resimler biraz karanlik idare edin =)

Benim tercihim Festspiele Menu oldu. 3 course’tan olusuyor. Ilki icinde avokado ve baharatli domates olan tuna carpaccio, ardindan truffle soslu sut danasi ve orman meyveli cevizli dondurmali tatlim. Mert yine snitzel istedi, onun fotografini bile cekmeye gerek duymadim, oncesinde domates corbasi. Sefimiz Manfred Stufler bizim icin pisiriyor.

Baslamadan once sef o gunku soyut calismasini bize gonderdi. Bir koseye biraz somon, ucunda karides olan kuskonmaza tutunuyor, tabagin alti ustu kremayla cizilmis, zeytinyagi topunun icinde de balzamikten goz var. Ne super yorumlama di mi 😛

Tesekkur ediyor ve yiyoruz, sonuc olarak hepsi kaliteli malzemeler, somon fume, fume karides, cige yakin kuskonmaz. Not a big deal.

Tuna carpaccio da oldukca tatsiz geliyor, tabakta en lezzetli sey tonun altindaki deniz borulcesiydi dusunun artik gerisini. Ama en azindan oldukca hafifti diyebiliriz ve de saglikli.

Mert’in domates corbasi lezzetliydi, ortadaki kremasini karistirmayinca da  hatta daha iyi bile oldugunu soyleyebilirim. Yaz icin daha fresh oldu boylece.

Gelelim ana yemegime..

Chef kalbimizi bu yemekle caldi! Procini mantar sosunda sut danasi uzerinde traslanmis truf mantari ve cicek yapraklari, kenarda tatsiz tuzsuz patatesle. Onemli degil cunku et ve sosu muhtesemdi, patates de zaten bu sosa batirildiginda daha bir anlam kazandi.

Tatli genel olarak pek tercih edecegim turden degildi, o sebeple ben dondurma ve meyvelerle takildim. Diger taraf ise meringue-sufle arasi birseydi. Sanirim Plachutta’da yedigimiz curd bake’in yumurta beyaziyla daha bi kabartilmis versiyonuydu. Cevizli dondurma cok iyiydi.

Konser heyecanindan dolayi pek de uzun bir yemek olamadi, eee az degil valla Rolando Villazon konseri, yeni nesil en iyi tenor, biz de piyanist Gerold Huber ile konserini izleyecegiz. Mert hayaller kuruyor su aryayi soylese filan diye.

Ne yazikki hepsi bosa cikti!

Daha sikici bir repertuar tercih etmisti, ve oyle yuksek notalara da pek cikmadi, bis’in de olmamasi bizi az da olsa hayalkirikligina ugratti. Ama adamin o kadar muhtesem bir sesi varki dinlerken hayalkirikligi filan kalmiyor. Hele “Chanson de l’Adieu” bir hayli icinize isliyor.

Partir, c’est mourir un peu,

C’est mourir a ce qu’on aime:

On  laisse un peu de soi-meme

En toute heure et dans tout lieu.

Schumann’a saygilarini sunarken Villazon..

Boylelikle sanatsal etkinliklerimizden 2si gidiyor, 1i kaliyor. Dolayisiyla bu da Salzburg’da gecirecegimiz son gun anlamina geliyor.

Ogle yemegi icin tercihimiz Villazon konseri sonrasi bir drink almaya gittigimiz “Der Blaue Gans” adli restoran (ayni zamanda da otel) oluyor. Festival doneminde oldugumuz icin ayri bir monu hazirlamislar – ki keske her zamanki monusunu tatma firsatimiz olsaydi- biz de ogle yemegi diye pek agir birseyler istemedigimizden tavuk tercih ettik.

Pirasa ve lime’li risotto uzerinde izgara tavuk gogsu. Tavuk cok lezzetliydi, risotto oldukca eksi olsa da hafif tatli bir sosa sahip tavukla dengelenmisti. Tavsiye edilir.

Gelelim asil heyecan konusu olan son opera!

Aslinda digerleri konser formatinda oldugundan ilk operamiz da diyebiliriz.

Romeo et Juliette!

Yine son derece seckin bir ortam..

Operada kostumler ve dekorlar zaten sizi etkilerken devreye bir de Anna Netrebko‘nun sesi giriyor. O kadar sansliyiz ki donemin en iyilerini dinlemek, izlemek firsati yakaladik. Buyrunuz buradan dinleyiniz Romeo & Juliette’ten “je veux vivre” Anna Netrebko’dan. Bu belki bir sekilde kulaginiza calinmis olan tanidik bir melodi olabilir diye koydum, ama kesinlikle sesinin gucunun en cok hissedildigi “Amour, ranime mon courage” Juliette’in, onu Paris’le evlenmekten kurtaracak zehri aldigi zamanki aryasi. Kesinlikle buyuleyici..

Aslinda opera hakkindaki yorumlari benim yerime Mert’in yapmasi gerekiyordu, bakalim belki ikna edebilirim..

Muzigi Mert’e birakacak olursak, dekor ve kostumleri oldukca begendigimi soyleyebilirim. En islevsiz figuranin bile kostumu o kadar guzeldi ki zaten hepsini tek tek incelemeye kalktiginizda aptala donuyordunuz.

Gelelim o geceki yemek etkinligimize..

Tercihimiz Modern Sanat Muzesinin ust katinda olan Restaurant M32. Tepenin uzerinde olan bu noktaya asansorle cikabiliyorsunuz. Boylelikle Salzburg’u biraz da yukaridan izleme firsati ediniyorsunuz. Gerci gece pek birsey anlasilmasa da eminim karli bir aksamustu giderseniz baya efsane bir manzarayla karsilasabilirsiniz.

Biz konser sonrasi gittigimiz icin saat 23:00’a yaklasiyordu o sebeple sadece ana yemekten olusan bir monu tercih ettik, kendimizi fazla zorlamaya luzum yoktu..

Kimseyi rahatsiz etmemek adina yine flashsiz cekim yaptik, biraz hayalgucunuze brakiyorum yediklerimizi.

Mert’inki ne gariptir ki bu sefer snitzel degil, fillet of beef, demi glace sosta geldi. Kenarda da yufka gibi birseye sarili patates. Et yine lezzetli ve yumusak, altta kuskonmazlar da son derece basarili.

Herhalde Turkiye’de pek olmuyor diye yurtdisinda sut danasi genellikle tercihimdir. Bu fotograf cok korkunc gozukse de bakmayin siz ona orada sut danasi cesitleri bulunmakta, kizartma, izgara ve porcini mantarla sote edilmis olarak. Yaninda da patates puresi var, ancak yarim domatesi cok anlamsiz buldum. Etlere gelince, kizartma olan hem kendinden yagli (disi panelenmis oldugundan yagli et goze carpmaz diye dusunduler herhalde) hem de icinde pistigi yagi da biraz emmisti. Ama onun disinda cok iyiydi, ozellikle de porcini mantar…

Yorgunuz, bitkiniz ne kahveye ne tatliya halimiz kaliyor. 3 gunluk opera maratonumuz sona erdi, tam da Salzburg’un Limbo’m (Inception izleyenler bilir) oldugunu dusunmeye baslamistim..

End of a dream.