Takip Et:

Liveable/Loveable Cities

İlhamın ne zaman, nerede geleceği hiç belli olmuyor.

Ama her defasında uçakta yazasım geliyorsa bunun da sebebi sanırım gerçekten hayattan kopabildiğim tek yer olması.

Ne telefon var ne de internet.

Dikkatinizin dağılmasına imkan yok, dolayısıyla ya birşeyler okuyacaksınız, ya uyuyacaksınız ya sınırlı sayıdaki aktivitelerden birine konsantre olacaksınız ya da benim gibi hepsini birden yapacaksınız.

Havaalanı yoğunluğu sağolsun uçakta geçirdiğiniz zaman olması gerekenden fazla olunca uyumaya da okumaya da en nihayetinde yazmaya da vakit oluyor.

Aslında ilhamı bir tek uçağa vermeyelim, okuduğum derginin de bunda payı büyük.

Monocle, okuturken bir taraftan da düşündüren, bilgilendiren, yeni bir ufuk katan dergilerden.

Bu ayki konuları ise ağırlıklı olarak şehir yaşamı üzerine.

İlk olarak en yaşanası 25 şehirlerini seçmişler (İstanbul yok tabiiki!), ardından sevilesi birkaç şehir örneği ve en sonunda da ‘Monocle’cular kendi ideal şehir yaşantılarını yaratmışlar. Yeni bina arayışı ve taşınma süreci de bu konu üzerinde kafa yormalarını sağlamış gibi gözüküyor.

Sadede gelecek olursam, Monocle temmuz sayısı benim de kafamda gezdiğim, yaşadığım şehirleri gözden geçirmemi sağladı.

Öncelikle dikkatimi çeken “liveable-loveable city” kavramlarıydı. Eğer İstanbul dışında bir şehirde yaşamamış olsaydım bana pek de birşey ifade etmiyor olabilirdi. Ancak turistik bir gezi için gidip, hayran kaldığım sonra da 6 ayımı geçirdiğim Floransa’dan kaçarcasına uzaklaştığım için bir hayli anlam kazandı.

Bir şehri yaşanası kılan ne yazıkki ne tarihi mirası ne de ne kadar doğayla içiçe olması. Şehirli bir insanı rahat ettirecek çok farklı detaylar ortaya çıkıyor; ulaşım, suç oranı, uluslararası uçuş, güneşlilik oranı, içki ve alışveriş saatleri, işsizlik oranı, yeşil alanlar gibi.

Bu sebeple Floransa 5 günlük bir seyahat için rüya şehir olurken, İstanbul’dan sonra yaşamak için (foodie’nin fikri) çok daha taşralı kalıyor.

Tüm bunları göz önünde bulundurarak Monocle’ın top25’indeki ilk 3’e karşılık, kendi 3 yaşanası şehrimi çıkardım. Gönül isterdiki 25 tane çıkarayım size, ancak belki 25 sene sonra (umarım o kadar zaman almaz ama gerçekçi olmak gerekirse) yeteri kadar şehir gezip gördükten sonra listemi genişletebilirim.

Monocle ilk 3 sıraya Helsinki, Zurich ve de Kopenhag’ı koymuş.

Bunların arasında sadece Zurich’e gittim ve çok emin bir şekilde söyleyebilirimki haklılar!

Gelelim Foodie’nin listesine.

Hatırlatayım benimki Monocle kadar nesnel olmayacak, size suç oranlarına göre karşılaştıracak değilim. Benim için öncelik İstanbul’dan sonra yaşamayı isteyeceğim bir şehir olması, sadece sevimlilik yetmeyecek yani Floransa’da olduğu gibi.

Blogu takip edenler ilk sıraya Londra’yı koyacagımı bilirler.

Sizi şaşırtıp liste dışı bırakıyorum çünkü orasıyla ilgili duygusal bağım çok kuvvetli, en kötü zamanında bile (2012 olimpiyatlarına hazırlanırkenki karmaşaları) benim için dünyanın en güzel, en yaşanası şehriydi.

3 yaşanabilir şehrime gelecek olursam…

İlk 2 benim için çok net onlari söyleyeyim, belki ilerde çok net bir 3üm de olur, ya da yer değiştirirler belli mi olur?!, Zurich ve Barcelona.

Zurich beni çok şaşırtmıştı. Böyle canlı bir şehir hiç beklemiyordum, daha önce (çok uzun zaman önce!) Lausanne, Montreux ve Geneve’e gitmiştim de nerde bütün bu insanlar diye düşünmüştüm. Sanirsam Zurich’teymişler!

Turist olan bizleri geçtim, orada yaşayan insanlarla da konuştuğunuzda uzun zaman sonra şikayet etmeyen insanları duymak iyi gelmişti.

Barcelona ise bana İstanbul’u anımsatmıştı. Daha estetik, ulaşım daha kolay, daha derli toplu… Bu “daha”lar sürüp gidebilir, pek de İstanbul’a benzemiyor galiba!

3 numara ise biraz flu, pek de emin değilim. Geçirdiğim zaman, bana hissettirdiklerini düşününce listeye girmesi şaşırtıcı. Hatta burada çekişme de var diyebilirim New York ve San Fransisco arasinda.

Daha çok tecrübe etme fırsatı yakaladığım için New York’u öne alıyorum. Aslında orada geçirdiğim süre içerisinde pek de hoşlandığımı söyleyemeyeceğim. Belki Soho taraflarında kalmış olsaydım çok daha fazla sevebilirdim. Ama babam ne akla hizmet beni Central Park South tarafına koyduysa tabiri caizse nefret ettim. Sağa dönüyorsun gökdelen, sola dönüyorsun gökdelen, inanılmaz klostrofobik hissetmiştim ( gerçi Central Park vardı, onu da yabana atmayalım), halbuki biliyorum ki Village tarafları filan tam benlik. Şehir olarak da dünyanın kalbinin attığı bir yer olması, ısınmamı sağlardı.

Böyle bir liste çıkarıyorum ama daha gidilecek, görülecek çok yerler var, ben sadece sınırlı gezdiğim yerler arasında bir değerlendirme yaptım. Sizinkisi neresi hiç düşündünüz mü?

Aslında belki çok da etraflıca düşünmeye gerek yok, çünkü;

“La casa é dove il cuore é.”