Takip Et:

Let The Sunshine In

Bu yazıya başlamak için güneşli bir hava hayal etmiştim.

Güneşli ama püfür püfür de rüzgar olsun lütfen, bunalmayalım.

Deniz kenarında.

Bilgisayarım önümde.

Güzel bir kahve -tercihim sütlü filtre kahve- yanında da çikolatalı brownie. (Bu aralar tatlı yemeyi bıraktım ama hayal kurmak da yasak değil herhalde!)

Bir de tabiiki anıların daha taze olmasını dilerdim ki google map’te saatlerimi harcamadan, gittiğimiz restoranların ismini hatırlayabileyim.

Ama hava soğuk, püfür püfürden ziyade tir tir titreten bir rüzgar var, ne kahve, ne brownie ne de güneşin esamesi okunuyor.

Haliyle anılar da 3 sene öncesinden.

Elimizde olanlara bakalım.

İnanılmaz sempatik bir küçücük, ufacıcık kasabada geçirilen 2 gün, tadı damakta kalan yemekler ve de çok güzel fotoğraflar.

Bence bir seyahat yazısı için olması gereken herşey mevcut.

O halde bana da tüm olumsuz bahanemsi koşullara rağmen yazmaktan başka bir seçenek kalmıyor.

Üstelik gideceğimiz yer de günlük güneşlik ve deniz kenarı.

Neresi mi?

Fowey!

İsim size pek de birşey ifade etmemiş olabilir, çünkü burası da aynı Cinque Terre gibi, çok uğrak turistik mekanlardan değil. Meraklısının bileceği -daha önce de söylediğim gibi- küçücük ufacık bir sahil kasabası.

İngiltere’nin güneybatısında, Cornwall bölgesinde bulunmakta.

Ben size nasıl gittiğimi söyleyeyim başka bir yol varsa da onu sizin maharetli ellerinize bırakıyorum.

Londra’da Paddington İstasyonundan First Great Western‘den biletinizi alıyorsunuz, treninize biniyorsunuz ve yaklaşık 4-4,5 saat sonra Par denen kasabada iniyorsunuz, bir taksiye atlayıp 10km yol gidip Fowey’e ulaşıyorsunuz.

Tren rezervasyonunuzu son dakika yapmıyorsunuz tabi, biletinizi benim gibi önceden alıyorsunuz, oteli de ayarlamayı unutmayın. Pek uğrak turistik mekan değil dediysek biz türkleri kastettim, yoksa bileni yeterince fazla ki bölgenin 1 numaralı geçim kaynağı turizm.

O sebeple de birbirinden güzel restoran ve oteller mevcut.

Burayı bana tavsiye eden kişi Londra’daki Amerikalı (şansa bakın bendeki) ingilizce hocam Bob, kaldığı otelin fotoğraflarını da gösterince kesinlikle orada kalacağımı anladım.

Old Quay House muhteşem bir butik otel.

Fowey’e yakışan küçüklükte bir otel olduğu için rezervasyon için elinizi çabuk tutmalısınız. Penthouse Suite oldukça efsane bir konuma ve de dekorasyona sahip olmasına rağmen diğer odalar da o kadar şık bir şekilde dekore edilmiş ki ”ne fark eder” diyorsunuz. Ama oraya kadar gitmişsiniz nehir manzaralı olsun bari, eğer 30 pound fiyat farkı sizin için çok da önemli değilse ‘superior double’ odayı tavsiye ederim.

Otel odasında görmeye pek alışık olmadığınız bir uyarı karşılıyor sizi, camları açık bırakıp uyumayı veya odanızdan çıkmayı düşünmeyin bile çünkü martılar odanızı basabilir. Bunu okuyunca zaten tatilin başladığını anlıyorsunuz.

Yüzsüz martılardan başka şaşırtıcı olay da bu kadar bariz bir şekilde yaşanan med-cezir.

Bakınız yukarıdaki fotoğrafta sular rıhtımın etrafını sarmış bir halde (ki bu bir de en yüksek seviyesi de değil), sabah kalkıyorsunuz, pencereden (önce tünemiş martıları kovalım) bir bakıyorsunuz ki o da ne!

Otelin önünde küçük bir kumsal oluşmuş.

Zaten yol boyunca trenden dışarı baktığınızda karaya oturmuş bir halde duran tekneler sizi biraz da olsa fikir sahibi yapıyor. Ancak hem suların çekilmesine hem de kabarmasına bu kadar net tanık olunca insan şaşırmadan edemiyor.

Uzun bir yolculuktan geldik, odamıza yerleştik biraz etrafı keşfe çıkıyoruz, hem de yemek için bir yer buluruz diye düşünüyoruz. Bu kadar denize yakındayız herhalde bol balıklı bir mönü olur umudu da var, çünkü Londra’da Cornish Pastries adı altında satılan börekler dışında pek de birşeye rastlamış değildim Cornwall’a dair.

Neyseki umduğumuz gibi oluyor.

Seçtiğimiz restoranın konumu efsane, hem motor iskelesine yakın ki sonradan nehirde tura çıkabilelim, hem de çok güzel bir manzaraya sahip.

Restoranın ismi ise Food For Thought.

Hemen gerisinde The King of Prussia diye de bir restoran var ancak manzaranın daha geniş bir alana hükmediyor olması tercih sebebi.

Yemeklerin de hayalkırıklığına uğrattığını söyleyemeyeceğim.

Tam istediğim gibi deniz mahsülüne doyacağınızı anlıyordunuz.

Fish & Chips ve de deniz mahsullü linguine

Yanında bir de buz gibi soğuk biramız!

How Briton we are?

Hiççç hem de hiç, oralara gidip de italyan Peroni‘yi tercih etmek pek olmamış. (zaten beyaz şarap daha iyi olabilirmiş benimkine, neyse foodie kendini de eleştirir gördüğünüz gibi)

Ama balıklar tahmin ettiğiniz üzere efsane! Fish & Chips biraz yağ emmiş olmasa daha iyi olacak. Ben de İngilizlerin her yemeğe krema katmasından biraz şikayetçiyim.

Olsun yemek çok lezzetli.

Hepsi tam kıvamında pişirilmiş, midyeler taş gibi yapılmamış, karides de kurutulmamış.

İlk yemek tercihinden mutlu, artık motor gezisine çıkılabilir bence.

Nehirin iç kısımlarına doğru yaklaşık 3 saatlik bir gezi.

Hem diğer yerleşim birimlerini görme hem de doğaya tanık olma fırsatı yakalıyorsunuz.

Ben de bol bol fotoğraf çekme fırsatı buldum bu sayede.

İlk resimde benim favori evimi göreceksiniz, yamulmuş çatısıyla o  kadar sempatikki!

Bu küçücük sahil kasabasının mimari yapısına baktığınızda herşey o kadar estetikki ve göznüzü rahatsız eden hiçbirşey yok, elinizde olmadan bizdeki muadili sayılabilecek Bozburun’a üzülüyorsunuz.

Yolun sonunda bir sürpriz bekliyor, tercih ettiğimiz uzun tur olduğundan nehrin öteki ucundaki Lerryn ya da Lostwithiel (İsimler Tolkien’in Orta Dünyası’ndan çıkmış gibi değil mi?) kasabalarından birinde yaklaşık 45 dakika bulunma fırsatı yakalıyoruz.

İşte hafızam bu noktada bana ihanet etmeye başlıyor çünkü 5 o’clock tea’mizi içtiğimiz yerin ismini hatırlayamıyorum.

Hatırladıklarım içi tam tipik, yöresel dekora uygun olan bir restoranın bahçesindeydi, 2 tane de sevimli, aç köpekcik vardı.

Bana Old Ferry Inn gibi gelmişti, ancak onun yeri daha sonra feribotla gittiğimiz size bilaare bahsedeceğim Bodinnick’te. Ama Lerryn’deki The Ship Inn olma ihtimali de oldukça yüksek.

Marmelat, scones denen ekmek ve de clotted cream adı verilen kaymağımsı, tereyağımsı süt ürününden oluşuyor. Yanında da sütlü çayımız.

Şimdi Briton olduk diyebiliriz bence =)

Çayımızı içip etrafta tur atıp, dükkanların çoğunun  kapalı olduğunu görüp dönüş yoluna geçiyoruz.

Bu kadar açık hava oldukça yoruyor.

Biraz dinlenmek lazım sanki.

Akşam yemeğine kadar biraz uyku (yemek üstüne yemek programı sanki), ardından zaten sokağa çıkacak haliniz pek olmuyor. Bu seferlik diğerlerine göre daha modern olan otelin restoranını tercih edebiliriz bence. Q, hem dekoru hem de mönüsüyle diğer restoranlardan hemen kendini ayırıyor. Diğerleri daha lokal takılırken burada minimalist mimari ve mönüye tanık oluyorsunuz. Burada yediklerim çok fazla aklımda kalmamış ama şöyle bir hata yaptığımı hatırlıyorum. O kadar çok yiyince öğle vakti bari hafif bir şeyler olsun diye ızgara dil balığı istemiştim. Onlar yine tereyağlı filan getirecekleri için sıkı sıkıya da tembihlemiştim koymasınlar diye. Sonuç olarak bana gelen hastane yemeğiydi. Yağsız, tuzsuz bir balık ve yanında haşlanmış patates. Siz bu hatayı yapmayın.

Bence yemek sonrası erkenden uyuyun ya da otelin film arşivinden yararlanıp bir film izleyin, daha fazla yorulmaya gerek yok çünkü yarın/son gün oldukça yorucu geçecek.

Sabah yine pırıl pırıl bir havaya uyanıp otelinizin rıhtımında hafif bir kahvaltı yapmaktan daha güzel bir başlangıç olabilir mi güne?

Ardından da Fowey’i keşif turuna çıkabiliriz.

Bir ucundan öbür ucu yürüyerek 30 dakikadan fazla sürmediği için aslında o kadar da uzun bir mesafe yok ortada.

Ama yine de güzel evler, bakımlı bahçeler, en sonunda kalesiyle gözümüze sokulan tarihi ve her bir taraftan ayrı güzel manzarasıyla Fowey boyundan kat be kat büyük bir kasaba bizim için.

Son resimde gördükleriniz şu anda çok sempatik dursalar da asıl amaçları nehrin girişini koruyacak olan topların yerleştirildikleri kaideler, dairesel oluşu da topların rahat bir şekilde hareket etmelerini sağlıyormuş.

Fowey turu tamamsa feribotla ünlü yazar Daphne du Maurier‘nin evinin de bulunduğu, Bodinnick’e geçebiliriz.

Buradaki yapılar fotoğrafta gördüklerinizden ibaret, o sebeple size tavsiyem doğanın tamamen içinde dolaşacağınız yürüyüş yolunda güzel bir gezi.

Hem biraz da Fowey’e tepeden bakma fırsatı!

Böylece öğle yemeğinizi de hak edebilirsiniz =)

Yaklaşık 1 saatlik bir gezinin ardından Fowey’e dönüş ve Sams’de yenilen muhteşem bir öğle yemeği.

Sams’in şirin atmosferinde surf&turf (sirloin steak ve 1/2 ıstakoz) ile skate denen ama bizde tırpana balığı diye geçen balıktan yiyoruz. Balık çok iyi pişmiş, kemiğinden kolayca ayrılıyor sulu sulu, ıstakoz da tereyağlı sosla biraz ağır olsa da son derece lezzetli.

İçerisi o kadar sempatik ki dışardaki güzel havadan yararlanamamamız bile bizim için sorun olmuyor.

Balık üstüne tatlı yenmezse olmaz.

O zaman istikamet 2 dakika mesafedeki Tiffin’s Deli, burası tam bir Galata Şarküteri kopyası (artık kim kimin kopyası bilmiyorum), o kadar çok hoşuma gitmişti ki kesin böyle bir yer açmalıyım demiştim. Resimler flu çünkü o zamanlar şimdiki gibi olayı yüzsüzlüğe vuramayıp gizli saklı çekiyordum fotoğrafları.

Tiffin’s’in bir de restoranı var ama şu anda bizim pek ilgimizi çekmiyor, biz vitrindeki keklerden yemek istiyoruz, güzel bir kahve eşliğinde!

Kahvenin geri planında da ”Cornish Clotted Cream Shortbread”ler meşhur iskoç bisküvileri, bu yazıyı yazarken sanırım canım en çok onlardan istedi. (Daha doğrusu küçükken hep babaannemin aldığı danish butter cookies‘e bir flashback oldu. Yuvarlak, metal, mavi bir kutuda çeşit çeşit kurabiye olurdu, bayılırdım.)

Bu cheesecake ve kahveyle Fowey yolculuğumuz da sona eriyor. Otele bir taksi çağırmalarını rica edip Par istasyonunda tren yolculuğumuz başlayıp, Londra’da son buluyor.

Hayatın karmaşası ve koşuşturmacasından ve de Londra’nın yağmurundan kopup 2 gün soluk almak için muhteşem bir yer.

Bye bye Fowey..

Somewhere, inside something there is a rush of

Greatness, who knows what stands in front of

Our lives, I fashion my future on films in space

Silence tells me secretly

Everything

Everything

Manchester, England, England

Manchester, England, England

Across the Atlantic Sea

…..

Let the sunshine, let the sunshine in

The sunshine in