Takip Et:

La Brise d’Hiver

Kış gelsin diye dua eden arkadaşlarım..

Memnun musunuz?

Sanki California’daymışçasına Kasım ayında akşamları t-shirtle dolaşırken mutlu mesut, geçtiğimiz hafta dondurucu soğuklar resmen başlamış oldu.

Hem de ne başlamak, direk karla.

O da sayılmaz gerçi İstanbulumuz bembeyaz olamadı, biz de sopsoğukla yetindik.

Bir de çılgın bir rüzgar vardı, nerdeyse sizi uçurup bir yerlere götürecek.

Biz bu karmaşanın içerisinde hafif bir meltem aradık, kendimizi dışarı attık, La Brise’de bulduk.

Tam bir fransız “brasserie”si olan restoranımız Beyoğlu’nda, Asmalımescit 28 numarada (0212 244 48 46), foodie blogumu yazmadığım zamanlar çok giderdim, çok da severdim, baktım pek birşey değişmemiş.

Burası tam küçük kutlamaların, keyifli sohbetlerin ve romantik yemeklerin mekanı.

Yalnız sıcak atmosfere yoğun sarmısak kokusunu da eklemeniz gerekiyor. Çıkarken bir hayli endişeliydik ne kadar kötü kokmuş olabiliriz diye..

Gerçi kapıdan çıkınca burun buruna geldiğimiz soğuk rüzgarın hepsini alıp götürmüş olması lazımdı, ayakta durmamızı engelleyen rüzgar koku mu bırakır!? (Hemen cici yaptık rüzgarı da!)

Daha başlamadan bitişten bahsettik, halbuki yanlış anlamayın yemek gayet güzeldi, çabuk atlamaya lüzum yok.

Tek problem en başta istediğimiz peynir ve şarküteri tabağının resmini çekememiş olmam. Bu konuda da kalemime/tuşuma güveneceksiniz.

Peynir ve şarküteri tabağı beni hayalkırıklığına uğrattı çünkü İstanbul’da olduğumuzu hatırlattı. Oysaki ben Paris’te olduğumuza inanmaya başlamıştım!

Çünkü çok da fransız değillerdi, bir rokfor bi de domuz salamı koyunca maalesef olmuyor. Kaldı ki  bütün şarküterilerde bulabileceğiniz yavan peynirler mevcuttu, eski kaşar, biberli füme peynir, keçi peyniri ve de tulum peyniri. İnsan camembert ya da brie (ama güzelinden) arıyor. Gerçi tahminim tüketimi fazla değil o sebeple sıradan peynir-salam tercih etmişler, zaten yurtdışından getirmek de binbir problemdir, çok sorgulamıyorum. Kabul ediyorum artık, daha iyisine lüzum yok.

Bu kadar laf ettim ama yine de hepsini silip süpürdük.

Ana yemeklerde benim her seferinde tercihim aynı oluyor. Füme domuz pirzolası, elma sos ve badem kroketlerle birlikte.

Daha önce yediğimde bir kere kuru geldiğinden uyarmak ihtiyacı duymama rağmen, etin bu sefer de çok sulu olduğunu söyleyemeyeceğim. Ancak füme kokusu çok hoşuma gider, o sebeple bence lezzeti gayet yerindeydi. Elma püresi/sosu ise biraz daha ek bir tat istiyor, toz hardal dengeleyebilir mesela. Elme bu dönemlerde ayva oluyordu ve daha çok yakışıyordu domuza ancak bu sefer mönüyü değiştirme ihtiyacı duymamışlar sanırsam. Bademli kroket ise bence oldukça gereksiz bir “sidedish” idi. Patates kroketin içine file badem ve esans koymuşlar, anlamsız olmuş. Zaten ayrıca getiriyorlar ama yine de kroketin yerine patates kızartmasını tercih edebilirdim çünkü La Brise’in en sevdiğim şeylerinden birisi “pommes frites”.

Masamızda kendimden başlayarak saat yönünde ilerliyorum ve Alper’e geliyorum. Bence masamızın en güzel yemeğiydi. Bir o kadar da ağırdı.

Enginarlı, soslu piliç lezzetiyle beni benden aldı. Ancak o güzel lezzetinin çoğunu tereyağından alıyor olması “cızzz” listeme eklettirdi kendisini.

Sizin tereyağıyla ilgili herhangi bir korkunuz yoksa mutlaka bunu deneyin.

Sedef de tavuk tercih ediyor ama onunki daha hafif, paprika sosuyla. Lezzet olarak güzel (waowww değil), siz de eğer kırmızı etten haz etmeyen tavukçulardansanız yerinde bir seçim olacaktır, tabii enginarlı olanı seçmediyseniz..

Gelelim “steak & frites” tercihli Yiğit’e. Bu arada hayran olduğum “frites”ler de tabakta görünüyor. Yağ emmeden dışı çıtır, içi yumuşak pişmelerini Belçika usulüne borçluyuz. Fritözünüzü önce 160°C’ye ayarlıyıp patatesleri 8 dakika pişiriyorsunuz, ordan alıp kağıt havlu üzerine koyuyorsunuz ki fazla yağlardan kurtulasınız. Bu aşamada minimum yarım saat bekleyip son bölüme geçiyorsunuz. Bu sefer fritözü 190ºC’ye getiriyorsunuz ve patatesleri daha kısa, 2-4 dakika pişiriyorsunuz. Tataaam voila les pommes frites magnifique!!

Gelelim not-so-magnifique steak’e..

Orta pişmiş istenilmesine rağmen biraz fazla pişirilmişti. Kansız olsun diye uğraşırken hayvanı kurutuyorlar. Gerçi ben de buna birçok kez tanık oldum, bizim millet kan gördü mü et yiyemiyor, kuruluğa bu alışkanlık sebep olmuştur diye tahmin ediyorum.

Gelelim Ünsalımız’ın “steak tartare”ına.

Hatırlar mısınız Plachutta‘da tüm cesaretimi toplayıp “beef tartare” yemiştim?

Bir kere yırttığım için korkusuzca çatalımı daldırıp tadına bakıyorum.

Tabiiki Plachutta ile kıyaslamaya girmeyeceğim. Ya da girebilirim de..

Alakası yok.

Bu tatsız bir pate, ne derseniz o niyetle yiyebilirim. İçinde ne var ne yok pek anlaşılmıyor çünkü soğan ve her şey pek ölmüştü.

Yemek sonlandığında çok kararlıydım tatlı yememekte!

Bir umut da yok değil, belki geçeriz bu fazlı diye.

Ama tabiiki Alper 2 çeşit tatlı siparişi veriyor, kimi kandırıyorum ben.

Tatlilar rumlu millefeuille ve la tarte au citron.

Biz ayrıca yanlarına birer top da dondurma kondurduk.

Milföy taze kabarmış, çıtır çıtır geldi.

Rum’ı tatlılarda çok severim, ama anladımki özellikle çikolatalı tatlılarda. Buradaki pastacı kremasının biraz daha şekerinin hissedilmesine sebep olmuş alkol, tam bu noktada da tatlı olmayan milföy hamuru devreye giriyor ve dengeliyor. Bir foodie olarak sadece tadacağim iddialarım da kaşık kaşık yenen bir tatlıya dönüşüyor.

Allahtan limonlu pie pek sevmiyorum da bunu denemekle yetiniyorum. Sıcacık oluşu çok hoşuma gidiyor ve kesinlikle yanında dondurma şart. Çünkü çok tatlı bir seçenek. Hamur, lemon curd ve pudra şekeri..

Seviyorsanız çok güzel bir lemon pie, benim gibi sevmiyorsanız çoook şekerli bir lemon pie yiyeceksiniz.

Foodie açıdan bakarsak hafif aksamalar olsa da biz La Brise’i bir daha gidilecekler listemize ekledik, siz de gidin pişman kalmazsınız.

Sadece restorandan bahsedip sizi bırakacağımı düşünmüyordunuz herhalde.

Annemle konser öncesi nereye gittiğimizi merak etmiyor musunuz?

Beyoğlu’nda ararken Nişantaşı’nda bulduk.

Limonata’ya gittik.

Tek tek yemeklerden bahsetmeyeceğim genel olarak izlenimlerimi paylaşayım.

Öncelikle anlamsız barı kaldırıp bir restoran haline getirmeleri çok iyi olmuş. Hem ferah, hem balkonlu, hem manzaralı.

Evet! Manzara çok iyi! Sokak aralarında sıkıştığınız Nişantaşı’na yakışmış böyle bir roof.

Mönü çok geniş ve karışık, birşey seçmeniz uzun zaman alabiliyor. İsimler sıradan yemekleri çok komplike hale getirebiliyor.

Ana yemekler orta iyilikte, tatlılar kötüydü.

Sinema öncesi çok keyifli bir tercih.

Konsere gelince, çok iyiydi. Beatles coverlarıyla o kadar keyifli zaman geçirttirdiler ki bize annem bundan sonra her konserde peşime takılacağını söyledi. You’re more than welcome!

Herşey iyi hoş da bizim milletin anlamadığı bir konu var. Klasik konser salonlarından çıkarıp da insanları içkili, ayakta konser izlenen-dinlenen performans salonlarına koyunca nereye geldiklerini şaşırıyorlar. Sohbet etmekten ne dinliyorlar ne de sizin dinlemenize izin veriyorlar. İnsanlar size sesleniyorum : konserlere susup dinlemeyecekseniz gelmeyin, bari biz keyfini çıkarabilelim.

Bu kadar tepkili olmamın sebebi gittiğim çoğu konserde bu durumla karşılaşmış olmam. Topkapı Sarayı’ndaki Abdullah İbrahim konserinde de , Marcus Miller’da da aynı.

Gelelim şikayet kutumuzun diğer konusuna.

Ben Contemporary Art’tan anlamıyorum arkadaş!

Sedef ve Hasan’la gittiğimiz Kutluğ Ataman Retrospektifi bize bunu dedirtti resmen.

Benim sanat anlayışımdan çok daha farklı bir noktadaydı artist, allahtan sanat eleştirmenlerinin de sanat anlayışı benimkinden çok farklı bir noktada da Kutluğ Ataman dünyada sayılan bir sanatçı.

Sanatta estetik, yetenekle birleştiğinde harikalar yaratacak bir teknik ve kesinlikle 100 (ya da 500) yıl sonra da insanları etrafında toplayabilecek bir eser arıyorum. O sebeple Çağdaş Sanat’a çağdışı kaldım.

Bundan pek de şikayetçi olduğum söylenemez. Çünkü çabalıyorum, gidiyorum, geziyorum ve anlamaya çalışıyorum. Bir gün bir ışık mı yanacak, bir tahta mı oynayacak ne olacak bilmiyorum ama bir aşamada aydınlanma yaşayacağım gibi geliyor.

O zamana kadar soru işaretleriyle gezmeye devam..

P.S. : Kutluğ Ataman Retrospektifi benim için ne kadar anlamsız olmuş olsa da , Csontvary de bir o kadar etkileyiciydi. Çekinmeden kullanılan canlı renkler, sanki az önce atılmış gibi duran fırça darbeleri bakmaya doyamayacağınız tablolar sunuyordu resmen. Eğer hala görmediyseniz bu sergiyi kaçırdınız. Pera Müzesi’ndeki sıradaki sergi ise -wait for it- Frida Kahlo & Diego Rivera!! 23 Aralık’ta başlıyor haberiniz olsun.