Takip Et:

Journey vs. Destination

Hani derler ya,

Önemli olan varacağınız nokta değil, yoldur diye.

Bazen işte, bunun tersi de gerçekleşebiliyor.

Özellikle İstanbul trafiğine aşikarsanız.

Cuma akşamı, hafif çiseleyen yağmur.

İkisi beraberse zaten saatlerce fren pedalında ayağınız, arabanın içine tıkılabiliyorsunuz.

Annemle böyle bir cuma akşamı için planımız 17:30 gibi evden çıkıp İş Kuleler’deki İtsumi’ye 19:00’da en geç ulaşıp suşi keyfi yaptıktan sonra da İş Sanat’taki Souad Massi konserine gitmekti.

İlk hata, ya da annemle program yapıyorsanız kaçınılmaz son diyeyim, yarım saat geç çıkmak oldu.

İkincisi de hala emin olmamakla birlikte sahil yolunu tercih etmemek.

Otobanda 2,5 saat geçirdiğinizde, babanız alternatif yol düşün dediğinizde aklınıza gelen tek şey, ya da tek tercih diyelim, çünkü viyadükten atlamak oluyor.

Asıl komik olan; sanki annemle bu 2,5 saati daha da zorlaştırmak için sadece yoldan bahsettik.

”Şurdan gitseydik daha mı iyi olurdu?”, ”Bak şurda da nasıl trafik var!”, ”Sana demiştim şurdan gidelim diye!”, ”Bak havalimanı yolu daha boş acaba Londra’ya filan daha çabuk gider miyiz?”, ”Geri mi dönsek?”, ”Kesin yemeğe yetişemeyeceğiz!”, ”Serra biz şu uzun ve trafikli olan yoldan gitmeyeceğiz herhalde bi’ yere sapacağız di mi?!”, ”Gerçekten sabırlı bir milletiz galiba!”, ”Metroyla gitseydik diye söylemiştim ben sana!”, ”Anne bi de takside olsaydık düşün ne halde olacaktık!”… diye, yazarsam bütün yazıya yetecek kadar trafik muhabbeti yapıldı.

Saat 20:00’da Levent sapağına yeni girdiğimiz için ben yemeği kaçırmamızın üzüntüsü içerisinde bari konsere yetişsek diye düşünürken neyseki İş Kuleler’e kadar olanki yolumuz bomboştu, sadece 1 parça ve normalde oturmamız gereken koltukları kaçırarak konsere yetiştik, yemek rezervasyonumuzu da çıkışa yaptırdık.

Sonuç olarak 2,5 saati çektiğimize değdi!

Souad Massi’nin kadife gibi sesini duyunca zaten herşeyi unutuyorsunuz.

Mutluluk ve huşu içerisinde dinlemekten başka yapacak hiçbir şey kalmıyor.

Sahneye baktığınızda jean giymiş, özel bir saç-makyaj yaptırmamış 5 kişi görüyorsunuz. Yaptıkları müzik ise size sahne şovlarının aslında ne kadar gereksiz olduğunu gösteriyor.

Souad Massi’nin güzel sesinin yanı sıra perküsyon ustası Rabah Khalfa‘nın hünerli elleri ve güzel sesi (Arto Tunçboyacıyan gibiydi yani) de sizi hayran bırakıyor. Arabik müzikler çok tarzım olmamasına rağmen yaptıkları bana öyle mistik geliyor ki gözümü kapadığımda kemerli duvarları olan, loş, tütsü kokan, kafesli pencerelerinin ardından baktığınızda uçsuz bucaksız çölü görebileceğiniz bir ortamda gibi hissediyorum.

Dolayısıyla yol yorgunluğu kalmıyor, artık başka bir dünyadayız.

Hele en favori şarkısı Ghir Enta çalmaya başladığında herkes öyle bir alkışlamaya başlıyor, anlıyorsunuz ki bu duygulara sahip olan bir tek siz değilsiniz. Bir şarkının ruhuna girmek için illa gerekli olanın sözlerini anlamak olmadığını, ruhun söyleyende ve ezgide saklı olduğunu görüyorsunuz.

Hayatınızdan çalınına 2,5 saate karşılık bu kadar keyifli bir 1,5 saat size oldukça adil geliyor. Karma iyi işliyor diyorsunuz.

Ama konser sonrası İtsumi’ye (0212 264 64 48) gidecek olmamız sabırsızlığımın artmasını engellemiyor değil, açız ne de olsa!

İçeri girince ne kadar uzun süredir gitmemiş olduğumu anlayıp bir hayli şaşırıyorum çünkü dekorunda ufak tefek değişiklikler yapılmış (daha dinamik bir hal almış) ve de Yüksel Bey ayrılmış.

Yemeklerde bir değişiklik olmadığını umut ederek sipariş vermeden favorim olan Dobin Soup’u söylüyorum. Konsome tarzında berrak çorbanın içerisinde deniz mahsülü ve birkaç sebzeyle çaydanlıkla geliyor. Siz de küçük fincanlara döküp içiyorsunuz, arada da chopsticklerle içindekileri yiyorsunuz. Soğuk kış gününe muhteşem başlangıç!

Ardından da benim sevdiğim nigiriler (somon, levrek ve deniz tarağı) ile annemin roll’larını (ebiten, sake, dragon) söyleyip, İstanbul’un en iyi suşilerini çorbamızın keyfini çıkararak beklemeye başlıyoruz.

Şu anda resme baktığımda bile canım nasıl çekiyor anlatamam!!

Benim yediğim diğer suşilerde en büyük problem pirincidir, hem çok fazla koyarlar hem de tıkıs tıkısdır. Ağzınıza attığınızda balık ufacık kalır, pirinç de çiğnedikçe ağzınızda büyür de büyür, çünkü birbirine yapışıktı ve pilavdan ziyade bir hamur halini almıştır. Burda ise başrol ustaca kesilip hazırlanmış balıklarda! Hamallık yapmanızı engelliyorlar bu sayede =)

İtsumi’den daha önce çok bahsettim size en sevdiğim İstanbul restoranlarından biri diye ama blog yazımda uzunca bahsetmemiştim. Şimdi de size çorba ve suşisini anlatsam da mönüdeki diğer japon spesiyallerini denemediğiniz sürece bir şeyler eksik kalıyor. Bu gidişimde ben de yemedim, daha öncekilerde de artık nasıl kendimden geçtiysem resmini çekme fırsatım olmamış, özel olarak bir kere de shabu shabu’su için gidip size bahsedeceğim, ya da belki de siz benden önce davranırsınız ve bu yazıyı okuduktan sonra yerinizi ayırtırsınız!!

Rezervasyon yaptırın hiç belli olmaz, öğle saatlerinde bulunduğu konum itibariyle oldukça yoğun oluyor, şirketlerin öğle tatilinde giderseniz. Akşamları ise yer bulmakta zorlandığım olmuştu. Japon expatların favori mekanı İtsumi’yse diyecek başka sözüm yok size =)

Yol arkadaşım annem ve ben, foodie’niz size TEM’den, İş Sanat’tan ve İtsumi’den bildirdik!