Takip Et:

İstanbul Sessions

Biletix’le haşır neşir günler başladı.

Baharın gelmesiyle daha da bir güzelleşen moodumuzun etkisi mi var yoksa ocak-şubat ayları etkinlik açısından eksik aylar da ondan mı böyle oldu bilemedim ama bu son konser olayına bayıldım, onu söyleyebilirim.

Önceki postumda ”Nublu Jazz Festivali” kapsamındaki konserlerden bahsetmiştim, bu sefer de gittiklerimi anlatmasam olmaz.

Sadece konser yok, yemek de yenildi yeni bir mekanda ondan da bahsedeceğiz.

Öncesinde MSA’daki Tom Aikens kursunun nasıl geçtiğini söyleyeyim.

Alain Senderens, Mickael Azouz ve de Tom Aikens kurslarını kıyaslamam gerekirse kesinlikle en memnun kaldığım bu oldu, çünkü yapılan yemekler hem gayet lezzetli ve değişikti hem de zaman iyi kullanıldığından yaptığınız yemeklerin tadını gayet güzel çıkarabiliyordunuz. Yalnız Tom Aikens’in gördüğüm en sempatik aşçı olduğunu söyleyemeyeceğim, bi önceki kurstan dolayı mı bize karşı bu kadar aksiydi, yoksa adamın mizacı mı böyle pek anlayamadım tabi. İçine küçük, ufacık bir Gordon Ramsay kaçmış gibiydi.

Gerçi benim için pek birşey fark etmedi, ben hayran olduğum bir aşçıyla aynı mutfağı paylaşmanın ve sonunda kitabını imzalatmanın keyfini çıkardım.

Gelelim konser öncesi yemek mekanımıza.

Daha önce konser salonuna yakın, değişik lokanta seçeneklerinin iyice tükendiğinden dert yanmıştım. Bu sefer yardıma annem yetişti ve Galata Evi‘ni (0212 245 18 61) tavsiye edince hemen rezervasyonumuzu yaptım.

Galata Kulesi’nden Beyoğlu Göz Hastanesi’ne doğru iniyorsunuz, Nardis Jazz Klubü’nün önünden, ilerde solda şirin küçük bir bina. Eskiden ingiliz karakoluymuş ve bu orijinalliğini korumaya özen göstermişler. Çok sempatik bir aile işletiyor, her şeyiyle ilgileniyorlar; yemek, servis ve de en ilginci müzik.

Şöyleki; masamız piyanolu odadaydı. Biz de ”aa ne güzel sıcak bir ortam olmuş” diye düşündük, meğerse piyano aktif olarak kullanılıyormuş. Ailenin annesi nota defterini aldı ve de ünlü rus bestelerini hem çaldı hem de söyledi, ochi chernye’den kalinka’ya kadar.

Şimdi neden Rus şarkıları diyeceksiniz, baştan söylemeyi unuttum, burası rus ve gürcü mutfağından yemekler yiyebileceğiniz bir restoran.

Mönüyü açtığınızda değişik isimler zaten hemen gözünüze çarpıyor; baje, ostri, çalapuli gibi..

Biz kolayına kaçtık karışık meze tabağıyla ve kreple başlayalım dedik, ana yemek isimleri oldukça zor gözüküyordu. Alıştıra alıştıra gidelim..

Yoğurtlu havuç, pancar salatası, ekşimik, piyaz vs. görünce aklıma anneannemin hazırladığı yılbaşı sofraları geldi. Bi acaba dedim, çerkes köklerinle hiç alakan kalmamış diye sitem ettiğim anneannem yoksa yemekleriyle mi aslında yakındı diye. Çünkü bizde dalga konusudur, bildiği tek şey Abzeh olduğumuz (bunu da öyle bi tonlamayla söyler ki sanarsınız çerkesçeyi sular seller gibi biliyor), bunun dışında anneannesine hiç merak edip de sormamış oralar nasıldı, ne tarz adetlerimiz vardı diye. Gerçi anneannemin hala hayatta olan teyzeleri de çok fazla bilgiye sahip değiller, ailede genel bir tavır herhalde. 1864 sürgünüyle Türkiye’ye gelip en kolay asimile olan çerkes ailesi bizimkilerdi herhalde. Görünüşleri ve dik bir şekilde durmaya olan takıntıları dışında ne yazıkki çerkeslikle pek alakaları kalmamış, gerçi ailede kadınlar hep çok baskındı belki bu köklerinden kaynaklanıyor olabilir. Neyse konuyu nasıl da dağıttım belli değil. Üniversite bitirme tezimin konusu Çerkes Kadını olduğu için küçük bir ukde kalmış herhalde diyelim ve restorana geri dönelim.

Mezeler bol miktarda sarmısak kullanılarak hazırlanmış o sebeple size ilk olarak söyleyebileceğim çok sarmısaklılardı. Onun dışında çok değişik gelen, az gelip de biraz daha istediğimiz birşey yoktu.

Bliny adı verilen rus krepi; tavuklu, etli ve de sebzeli seçeneklerinden oluşuyor. Bize etli olan tavsiye edildi çünkü didiklenerek yapılıyormuş. Etler gerçekten çok yumuşaktı, ağızda dağılan cinsten. İçinde bezelye de vardı, ‘bliny’e sarılıp üzerine peynir ve en üstte de yoğurt. Aslında pek de bir değişiklik yok, ben açıkçası restoranlarda ara sıcak olarak ikram edilen krep klişesini hiç sevmem. Burada da sıradan geldi, lezzetsiz değil ama bir özelliği de yok.

İlk ana yemeği olarak Hasancan’ın tercihinden bahsedeceğim çünkü ismine kendine göre bir aksan uydurduğu için aklımda kalmış.

Unutmadan Hakan’ın komik şekilli mantısından bahsedeyim de, geçerim baje’ye,

önce gürcü mantısı!

Buharda pişmiş dev mantılar, sarmısaklı domatesli sos eşliğinde.

Baje

Körili tavuk seviyorsanız, lezzetliydi.

Ostri

Mantarlı, biberli gulaş benzeri dana eti.

Çalapuli

Benim en çok merak ettiğim tarhunlu ve erikli kuzu eti. Tarhun çok baskındı, et kokmuyordu.

Çok fazla bir yorumda bulunmamamın sebebi beni pek de heyecanlandıramamış olmaları. Gerçekten beğensem sebeplerini yazacağım, çok kötü bulsam neden olduğunu. Ama pek de birşey diyemiyorum çünkü bana biraz yavan geldi.

Umudumuz tatlılar, tüm fikrimizi değiştirebilir..

Limonlu cheesecake ve merengli çikolatalı kek de istenileni karşılayamıyor. Cheesecake kıvam olarak çok suluyken, çikolatalı kek de çok kuru.

Çok sempatik bir ortam, son derece ilgili bir aile işletmesi ve de ne iyi ne de kötü diyebileceğim yemekler eğer size çekici geliyorsa doğru adrestesiniz demektir.

Her ne kadar yemekte aradığımızı bulamamış olsak da bu eski karakolun içerisinde rus müziği eşliğinde çok keyifli vakit geçirdik.

Şimdi konsere doğru yol almaya hazırız. Restorandan çıkınca karşılaştığımız manzara keyfimizi daha da çok yerine getiriyor.

İstikamet Babylon!!

Yaşasıınn!!!

Uzun zaman sonra konsere gideceğim için nasıl da hevesliyim diyorum ama Laika konserinin son 15 dakikasını yakalayabiliyoruz. Gerçi isabet oluyor çünkü nasıl yavaş bir müzik var size anlatamam, konseri başından beri dinleyenler ruhlarını teslim etti edecek, ama bizde de enerji dorukta! Dua ediyoruz, bir an önce bitsin ve Nublu Jazz Festival Closing Jam Sessions başlasın!

Zaten çok geçmeden Laika sahneden iniyor ve İlhan Erşahin çıkıyor, bozuk türkçesiyle, gecenin geri kalanında ne kadar çok eğleneceğimiz hakkında vaatlerde bulunuyor.

Bi daha yaşasııınnn!!

Bizi Dj Logic ve çok keyifli müziğiyle kafamızda soru işaretleriyle yalnız bırakıyor. Soru işaretleri de şu şekilde: mekanda 2 adet sahne bulunmakta biri Babylon’un ana sahnesi, diğeri ise yan taraftaki Nublu’nun yavru sahnesi. Bozuk türkçesinden benim anladığım bir süre sonra Babylon’da konser başlayacak, ancak kimileri de Nublu’da başlayacağını iddia ediyor. Bu noktada da bizim Babylon-Nublu arası koşuşturmacamız başlıyor.

Kafamızda hep başka bir soru işareti olan acaba diğer sahnede ne var?

Ama ben bunu bir kenara bırakıp asıl görmek istediğim 2 kişinin İlhan Erşahin ve Bora Uzer olduğuna karar verip (daha önce bahsettiğim İstanbul Jam Sessions‘da bu ikiliye hayran kalmıştım hatırlarsanız) bu yönde bir strateji izliyorum.

Yer: Babylon

Sahnedekiler: İlhan Erşahin, Bora Uzer, Uğur Yücel, Arto Tunç Boyacıyan ve isimlerini hatırlayamadığım diğerleri..

Bana çok uzun zamandır hasret kaldığım bol eğlenceli, danslı konseri yaşattılar, üstelik o kadar uzun sürdü ki arkadaşlarım ”Serra biz çok yorulduk nooolur gidelim” diye beni zorla götürdüklerinde hala sahnede aynı enerjiyle nerdeyse 3. saatlerini geçiriyorlardı.

Konser sezonumuzu açtık demiştim o zaman bu haftanın konser planını vermesem olmaz. Bu sefer biraz tarz değiştiriyoruz ve de 17 Mart Perşembe akşamı Levent Yüksel akustik (Babylon) ve 18 Mart cuma da Kenunplugged (Otto Santral) konserlerine gidiyoruz. Tabi eğer derseniz ki ben pop sevmem jazz’dan devam edelim diye, o zaman da cuma akşamı Borusan Müzik Evi’nde Kerem Görsev ve Ayhan Sicimoğlu: Latin ve Caz buluşması var.