Takip Et:

Efsane Geri Döndü!

Etkinlik perileri yağmurlu bir pazar günüyle birlikle beni eve hapsetti.

Programım Santral İstanbul Tamirane‘de (İnatla Talimhane demekteyim, nedendir bilinmez..) Morning Jazz Sessions’a gitmekti. Hatta aylardır böyle bir amacım var, ancak çok sevgili arkadaşlarım sağolsunlar beni kafalamayı başardılar da her seferinde başka programlar yaptık.

Bu sefer ise çok inanmıştım, gidecektik..

Ama öyle bir yağmur yağıyor ki, sanki gök yarılacak tepemize düşecek – pek bir Gauloise yaklaşım oldu! -. Peki böyle havalarda ünlü yazarlar naparlarmış, yazarlarmış (Hatta Elif Şafak bu sebeple yeni romanı için Londra’ya taşınıyormuş). Acaba onları taklit etsem bende de aynı etkiyi yaratır mı? Ya da sadece Londra’ya taşınmak için bir bahane olarak kullansam?

Boş günü değerlendirmek olarak işe başlayabilirim bence =)

1 Eylul’le birlikte sonbahara adımımızı attık. Carpe Diem’i bitirdik diye tam bir hüzün çökecekti ki Akbank Caz Festivali yardımımıza koştu. Hatta öyle konserlerle ki, yazı pek de arattığı söylenemez.

İlk konserim olarak Diane Schuur‘u seçtim. Diğeri de tam karar veremedim ama sanırsam Babylon’da Ilhan Erşahin Istanbul Sessions olacak. Diğerlerine de bugün yarın karar veririm, haber veririm size. IKSV Salon‘da bir konsere çok gitmek istiyorum acaba çok mu abuk olur salona göre konser seçmek(Gerçi üniversitede tren saatlerine göre ders seçen bir babanın kızıyım, anlayışla karşılanabilir gibi geliyor.)?

Bir başka konser de çok heyecanla beklediğim Chris Botti & Fahir Atakoğlu. Haliç Kongre Merkezi’nde olması biraz hevesimi kırdı çünkü Dany Brillant konserinde havalandırma sorunu yaşanmıştı, bunun halledildiğini umut ediyorum.

Sırada Filmekimi var, onu beklemekteyiz..

Neyse ben size cumartesi akşamüstümüzü geçirdiğimiz bir efsaneden bahsetmek istiyorum.

Tarihi Pera Palas Oteli sonunda açıldı!

Bir süredir sadece dış cepheden restorasyon sürecine tanık olup heyecanla (ve biraz da korkuyla) bekliyorduk.

Gayet hoş gözüküyor, yılların kiri ve yorgunluğu üzerinden atılmış gibi..

Kapının önünde bir de klasik araba..

Dilerseniz havaalanı transferlerinizi bu arabayla yapıyorlarmış. Uçaktan inip bu arabaya, ardından da otele adım attığınızda sanki apayrı bir dünyaya giriyor hissiyatı yaratabilir bünyenizde.

Öykü’yle erkenden gidince Hakan’ı beklerken gözümüze ”Herşey Aşk’tan” takıldı. Tam Pera Palas’ın karşısında ufacık bir dükkan, girip bir bakalım dedik. Çeşitli ezmeler, çikolatalar, lokumlar ve çok şık kutuları.. Baktık takılar da var, bir de hepsinin üzerinde ”Herşey Aşk’tan” diye yazınca almak farz oldu.

Bu küpeleri aldım, yanında bir de çikolata verdiler. Zaten oradayken de bize ezmelerden tattırmaya pek niyetliydiler ama aç karnına tatlı yemek pek içimizden gelmediği için geri çevirdik. Oldukça başarılı bir satış yöntemi, oradayken de bizimle pek ilgilendiler, pek sempatiktiler. Özel bir hediye almak isterseniz çok güzel şeyler bulabileceğiniz bir yer, tavsiye ederim..

Pera Palas’ı dışarıdan yeterince gördük, gelelim içine..

Kapıdan karşılandık ve hemen bir görevli bize etrafı göstermeye başladı. İlk durağımız tarihi asansör, Avrupa’nın ilk elektrikli asansörlerinden biri. Maalesef fotoğraf çekmemize izin vermediler, tahmin ediyorum zamanla bu kurallarını yumuşatırlar, alışacaklardır fotoğraf çekmek isteyenlere..

Zaten Pera Palas bina olarak İstanbul’un ilklerine ev sahipliği yapmış. Şehirde ilk kez elektrik ve sıcak suyun verildiği bina..

Ayrıca dünyaca ünlü artistlere de mekan olmuş, Agatha Christie, Greta Garbot, Ernest Hemingway, Kraliçe II. Elisabeth, Franz Joseph..

Otelde Atatürk’ün kaldığı oda da müze haline getirilmiş, ancak henüz açılmış değil. 2 hafta içerisinde açılacakmış. Biz Agatha Christie odasını görmek istedik, dolu olduğu için gösteremediler.

Asansörden sonra balo salonlarını gezdik, bir davet için çok şık upuzun bir masa hazırlamışlardı. 29 Ekim’de devlet erkanının da katılacağı bir Cumhuriyet Balosu yapılacakmış, Salzburg’u aratmayacak nezih bir ortam olacağını ümit ediyoruz.

Biz gittiğimizde Kubbeli Salon’da piyano eşliğinde çay servisi vardı. Dolu olduğu için Orient Bar’a geçtik (Otelde Orient Bar ve Agatha Restaurant ile birlikte Kubbeli Salon ve Patisserie de Pera bulunuyor). Dışarda mı otursak dedik ama çok gürültülüydü, müzik sesinin de geldiği iç salonu tercih ettik hem daha nostaljik bir havası vardı.

Birer drink almak niyetimiz. Biz ortama uysun diye ben Pera Style, Hakan Orientalise, Öykü de Bianco Martini istedik. İçkiler fena değildi, çok etkilendiğimizi söyleyemeyeceğim zaten biraz riskli tercihler yaptık. Bir dahaki sefere klasik tatları deneyeceğiz.

Gelelim dekorasyona..

Açılmadan önce modern yapılacakmış diye dedikodular geliyordu, modernlik konusu meğerse dekorla değil altyapıyla alakalıymış. Havuz, fitness center, spa gibi yenilikler yapılmış.

Dekor ise çok fazla değiştirilmeden eskisine uygun olarak yenilenmiş. Ancak dikkatimi çeken bir konu boşluktu. Fazla hareketli, işli duvarlar sanki korkutmuş çok fazla mobilya koymaktan çekinilmiş, bu da boş koridorların oluşmasına sebep olmuş. Zamanla dolar diye düşünüyorum. Genel olarak bakıldığında çok şık gözükse de detaylarda çok kaliteli bir işçilik olduğunu söyleyemeyeceğim. Duvarlardaki fresklerin boyaları veya yeni avizeler son derece özensiz bir görüntü verdi bana. Ama söylediğim gibi “overall”da başarılıydı.

Hele Kubbeli Salon’da gümüş takımlarda servis yapılan 5 çayı çok hoş gözüküyordu. Atmosfer olarak zaten sizi en çok etkileyen, bu loş salon.

Saat 15:00’dan 18:00’a kadar süren piyano eşliğindeki Çay Saatine mutlaka gitmenizi öneririm, atmosfer sizi alıyor 20. yüzyıl başlarının İstanbul’una götürüyor.

Cidden büyük bir yatırım yapılarak restore edilmiş bir tarihi eser, umarım otel, bar ve restoran olarak da yeterli ilgiyi görür de eskisi gibi kaderine bırakılmaz. Ne hoş olurdu eskisi gibi dünyaca ünlü isimleri ağırlasa, hatta ağırlamakla kalmasa da bunlar müdavimler haline gelse, barında entel dantel uzun sohbetler olsa, odalarında kitaplar yazılsa..