Takip Et:

Don’t Stop Me Now

Foodieniz yazamıyor.

Daha doğrusu yemek dışında her konuda yazabilecek gibi hissediyor.

Ama yemek yok.

Çünkü 1 haftadır lapa ve beyaz peynir/kızarmış ekmek ikilisiyle takılıyor.

Çünkü yediği her lezzetli/yağlı/baharatlı yiyecek midesinde kramp olarak geri dönüyor.

Demek oluyor ki yüze gülücük konduran mamalar yok.

Seyahat dedik mi de yemek de bir yerinden mutlaka giriyor, onu da geçelim.

Tarif desem, ı ııhhh onu da benim canım hiç ama hiç istemiyor.

O zaman keyfi bir şeyler karalamama laf etmezsiniz diye tahmin ediyorum. (Diktatör havam nereye gitti?!)

Blogum 1. senesini doldurdu diye bahsetmiştim 2 önceki yazımda, tek yaş günü kutlayan blog değildi.

Ben de, ben de!

Ben de pasta üfledim.

Gözlerimi kapadım ve 1 dilek tuttum.

Sonra bi açtım..

En sevdiğim şehrin, en sevdiğim noktalarından birindeyim.

Hyde Park’ta şezlonglardan birinde oturuyorum.

Etrafta insanlar yürüyüş yapıyor; arkadaşlarıyla, sevgilileriyle, çocuklarıyla, hiçbiriyle ya da hepsiyle, fark etmez.

Kimisi de oturuyor; kitap okuyor, sohbet ediyor, piknik yapıyor, düşünüyor, hiçbirini ya da hepsini, bu da fark etmez.

Bense kuğuları izleyip düşünmeyi tercih ediyorum.

Yaş hanesi bir kademe daha yükselirken aslında sene, ay, hafta, saat, dakika, saniye, salise, an’ın ne kadar da göreceli olduğunu düşünüyorum.

1 sene, 12 ay, 52 hafta, 365 gün, 8766 saat, 525948.76 dakika..

Hayatın koşuşturmacasının arasında bir nefes alıp da geçen 1 seneye baktığınızda ne görüyorsunuz?

Koşu bandında, tam gaz devamlı kilometre kaydedip de hep aynı yerde sayıyor musunuz?

Yoksa Everest’in kamplarının birinden diğerine doğru yavaş ama emin adımlarla tırmanıyor musunuz?

Merak etmeyin Cosmopolitan’dan bir test filan gelmiyor, gidişat öyle gibi olsa da.

Sadece bazı dönemlerin sonu/başı/yıldönümleri geriye doğru bir bakıp düşünmeye itiyor beni.

‘Nerdeyim ben?’ diye.

Kendi kafamda küçük bir hesaplaşma, döküm diyelim.

Şezlongda oturuyorum, gözlerimi kapıyorum, 1 seneyi düşünüyorum.

Ve içimden ne geçiyor biliyor musunuz?

Vayy beeee!!!

‹I’m a shooting star leaping through the sky

Like a tiger defying the laws of gravity›

Zannettiğiniz anlamda da değil.

Vay be! Ne kadar çok yol kat etmişim, kaçıncı kamptayım, zirve ne kadar da uzakta?

‹I’m a racing car passing by like Lady Godiva

I’m gonna go go go there’s no stopping me›

Bu noktadan sonra insan daha da uzun yazmak istiyor ama bir auto-sansür devreye giriyor, daha düşünceler yayınlanma fırsatı bulamadan piyasadan toplatılıyor.

Halbuki size ne klişelerle gelmeye hazırdım.

Favorim de kişisel gelişim üzerineydi.

Ama zaten yeterince konuşulmuş, hakkında kitaplar  yazılmış bir konuda size daha fazla ne diyebilirim ki.

Onun yerine cılız bi’ acaba geliyor bir yerlerden.

Acaba 1 ya da 3 ya da 5 sene önce bu halimle olsam neleri değiştirirdim.

Sonra aklıma küçük bir alıntı geliyor.

Paulo Coelho’nun Elif isimli, son romanından :

“Bugünü etkileyen, geçmiş hayatında yaptıkların değildir. Asıl bugün yaptıkların, geçmişte yapılanları telafi eder ve mantıken de geleceği değiştirir.”

I’m gonna go go go

There’s no stopping me

Dünde takılıp bugünden çok da uzaklaşmamak, hız kesmemek lazım.

O sebeple gözlerimi tekrar açıyorum, bu sefer karşımda gölette salına salına yüzen Queen Elisabeth II tarafından her türlü dış etkenden korunan kuğuların yerine sönen mumların hafif dumanı, midem problemli olduğu için pastadan yiyemeyeceğim gerçeği ve de benimle birlikte olan sevdiklerim var.

Don’t stop me now

’cause I’m having a good time