Takip Et:

Çanakkale İçinde Bir Foodie Ekibi

Foodie sonunda Türkiye sınırları içerisinde İstanbul ve İzmir dışında farklı bir şehrimizden tavsiyelerde bulunmanın haklı gururu içerisinde!

Bu gurura bir de askerdeki bir arkadaşımızı ziyaret etmeyi katabiliriz.

İstikametimiz Çanakkale!

Uzun zamandır planlıyorduk ama Tolga arkadaşımız anca müsait olduğu için  şafak 50lere düştüğünde ancak onu görebildik.

Az kalsın onu da yapamayacaktık.

Road trip için lodos fırtınasını beklediğimiz için (son zamanlarda hep fırtınalara denk geliyorum, uçakta, denizde.. what’s next?) feribotlar iptal olmuş olsa da neyseki Eceabat’tan geçebildik. Bu Eceabat olayını da ezberlemem kolay olmadı. Bir daha “Çanakkale for dummies” kitabını alacağım. Çünkü yolculuk benim için tam bir muammaydı.

Babam her nerdesiniz diye aradığında niye Keşan diye cevap verdiğimi, nerden ne tarafa geçildiğini ve de 3. köprü diye yırtınıp İstanbul’u bu kadar genişleteceklerine neden hala oraya bir köprü yapılmadığını anlamış değilim.

Anladığım şey ise iyiki Tolga’yı ziyarete gittiğimizdir.

Tolga bizi arkamızda gözüken 1940’tan beri hizmette olan Yalova Restaurant‘a götürdü. Şanslı arkadaşlarım askerlikleri süresince balıktan pek mahrum kalmıyorlar anladığım kadarıyla. Bu durumda biz de şanslı oluyoruz.

Öncelikle internet sitesine tıklarsanız tarihçesinde sizin de okuyabileceğiniz gibi 70 yıllık geçmişinde bir hikaye barındırması çok hoş. Ziya Bey’den torunu Ertuğrul Bey’e kadar başarıyla ayakta kalan ve sıkı müdavimleri olan restoranda en büyük değişiklik yeri olmuş. Kendine yaraşır bir yer olan tarihi balık haline taşınmış. Denize nazır güzel bir yemek yeme şansına sahip olduk böylece.

Öğle vakti gittiğimiz ve “road trip” yorgunluğu ve açlığıyla mezeler konusunda biraz abarttığımız (ama değdi) için ana yemeğe gecememenin üzüntüsünü yaşıyorum. Fakat mezeler de çok iyiydi yahu!

Favorimi ilk sıraya aldım. Soğana sarılı rulo sardalya, hafif bir ekşilik de mevcut. Muhtemelen sirkenin içinde piştiği için soğanlar hiç rahatsız etmiyor. Ben sardalyayı kuş üzümlü, çam fıstıklı iç malzemesine sarıp pişiriyordum (bakınız). Ancak bu nötr hali de çok lezzetli olmuştu.

Bu seferki de kırmızı biberli zeytinyağında sardalya. Diğeri kadar beni etkilemese de kırmızı biberin acı olmaması hoşuma gitti. Balık-kırmızı biber ikilisine karşıyımdır. Bu durumda ise sardalya çok iyiydi sosu çok da ön plana çıkmıyordu.

Ahtapot salatası ve levrek marine de başarılı ancak çok da değişik seçimler değildi. Ahtapot yumuşacık, portakal dilimleri güzellik katmış. Levrek marine’de tat açısından bir problem yok ancak görüntü olarak fazla didiklenmiş gibiydi. Daha büyük parçalar halinde marine edilebilirdi.

Şimdi zurnanın zırt dediği noktaya geliyoruz, abartmaya başlıyoruz.

Avcı böreğini ilk kez canlı kanlı olarak “yemekteyiz” programı dışında görmekteyim. Eminim orada pişirilenlerle hiçbir alakası yoktur. Çünkü..

Yakından bakınca daha etkileyici görünüyor değil mi?

Şimdi internetten tarifleri karıştırdım da anladığım üzere genellikle yufka kullanılmasına rağmen Yalova Restoran krep hamuru tercih etmiş. Bu da dışının daha yumuşak olmasını sağlamış. İç malzemeleri de fazla yağ kullanılmadan, çok fazla soğanla öldürmeden tam kıvamında hazırlanmıştı.

Başka bir muhteşem mezemiz de rakı sofralarından ziyade beyaz şaraba eşlik etmesi gereken “moules marinieres” de diyebileceğimiz, içine bir de spaghetti atsak “spaghetti alle vongole” güzel mi güzel ama maalesef tereyağında pişirildiği için ağır mı ağır bir yemek. Biraz da maydanoz ve sarmısak da koyduk mu,oofff. Ayrıca midyeler de lastik kıvamına getirmeden yumusacık pişirilmişti. Perfetto!

Benim ilk kez burada deneme fırsatı bulduğum, resminden ne olduğu anlaşılmayan yemek Sedef’in annesinin ona çok yaptığı favori yemeklerden biri çıktı. Patlıcanın dilimin üzerine maydanozla karıştırılmış izmir tulumu konulup panelenip kızartılıyor ve muhteşem bir lezzet ortaya çıkıyor. Kızartma ve birazcık ağır olmasından dolayı iyiki benim Ayşe Ablam bundan yapmıyormuş. Gerçi yapsa da yemezmişim çünkü patlıcan küçükken sakıncalı listemdeydi diğer bütün sebzeler gibi..

Arada fotoğrafını göstermeye değer bulmadığım kaşarlı muska böreği (kötü değil ancak kaşarlı börek yiyip kendinizi tıkamayın) ile fotoğrafını çekmeye fırsat bulamadığım kalamar var. Size şöyle yardımcı olayım, gözünüzün önüne çok güzel yağ emmeden kızatılmış, yumuşacık, lezzetli bir kalamar tava getirin. Heh işte bu da öyleydi. Zaten öyle olmasa şaşardım. İstanbul’daki yediğiniz güzel kalamarların çoğunun Çanakkale çevresinden geldiği göz önünde bulundurulursa..

Kabak tatlısıyla yemeğimizi sonlandırıyoruz. Çok fazla şeker ve şerbetle öldürülmemiş, kabağın renginin kopkoyu, tadının ise aromalı olduğu tatlımız.

Maalesef hem yemeğimizin hem de Tolga’yla keyifli vaktimizin sonu anlamına geliyor.

Vedalaşıp yola koyulmamız gerekiyor. Ne de olsa İstanbul bizi bekler, fazla başıboş bırakmamak lazım.

Tolga birliğine teslim olduktan sonra Alper’in höşmerim tatlısı krizi geliyor, çünkü Alper’e göre bir Çanakkale klasiği – Sedef’e (ve ayrıca Wikipedia’ya da) göre ise Balıkesir-, her yerde arıyoruz ancak bulamadan feribota binmiş oluyoruz.

Dönüş yolundayız, o kadar çok yedik ki artık İstanbul’da birşeyler yeriz düşüncesindeyiz.

Alper dışında,niyetini “Obezite sınırında olsam bile Tekirdağ’dan geçip de köfte yemeden gitmem” diyerek hepimize belli ediyor.

Çaresiz (!) tarihi (since 1953) Özcanlar‘a gidiyoruz.

Açık söyleyeyim Tekirdağ köftesi beni hiç açmıyor. Çok yağlı ve sanki etten yapılmış birşey yemiyorsunuz gibi. Lezzetli ama bana göre değil, bu tamamiyle sübjektif görüşümdür. Bir de yedikten sonra biraz midenize oturma durumu var, gerçi araba yolculuğundaki hareketsizlik de buna sebep olmuş olabilir.

Taaa Tekirdağlar’da gittiğimiz Özcanlar’ın bir şubesinin de Astoria’da olduğunu öğrenmek bizi biraz hayalkırıklığına uğratıyor, ancak yerinde yemek gibi yoktur diye düşünüyorum.

Beni asıl etkileyen bölüm iste tatlılar oldu.

Öncelikle fırın sütlaç muhteşem bir kıvama sahipti, şeker ve pirince boğulmamış, kıvamı tam yerinde, üzerinde de fındık..

100 yıllık tarifle hazırlanmış olmasını size kanıtlar nitelikte.

Benim bir başka hoşuma giden tatlı da “Hayrabolu tatlısı”. İsim olarak ilk kez burada rast gelsem de görüntü olarak daha büyükçe bir Kemalpaşa tatlısının üzerine tahin döküp, kaymak koymuşsunuz gibi. Tahin’i çok yakıştırdım, çok güzel olmuş.

Sırada benim pek değil hiç sevmediğim, ama gurubumuzdan sevenler olduğunu görünce “zevkler ve renkler” konusunun ne kadar doğru olduğunu gösteren tatlı “Peynir Helvası” (aka. höşmerim).

Çok fazla yorum yapamayacağım türünün iyi bir örneği miydi diye ancak yendiğine göre çok da kötü değildi.

Tatlılarımız yenip, çaylarımız da içildikten sonra dönüş yoluna çıkıyoruz. Sabah 08:00’da başladığımız yolculuğumuzu, 23:30’da sonlandırıyoruz. Biraz yorucu olsa da bizim için çok keyifli bir seyahat oluyor, hem yol boyunca eğlenmemiz, hem de Tolga’yı da görmüş olmamız yorgunluğu üzerimizden atıyor.

Ve sıradaki program diyoruz..