Takip Et:

Bruges’de Otel Methiyesi

Yazıya giriş yapmadan önce size küçük bir parantez açmak istiyorum. Örtmenim ödevimi köpek yedi bahanesi üretmek istemem ama bu yazıyı yazmaya başlayalı çok uzun zaman oldu, ancak yazarken zort diye silinince -ki onun da nasıl olduğunu anlamış değilim taş devrinde yaşamıyoruz yanı autosave diye birşey var di mi?!- bayağı bi sinir oldum tahmin edersiniz ki! Çünkü sanki tekrardan yazmaya başlayınca bir öncekinin özeti gibi oluyor. Öyle olmasın diye ara vereyim dedim. Artık yazmaya hazırım! Uzun zamandır yazı yazmayınca, açılışın da ona uygun olması gerekiyor bence. Bu yüzden de bize çok iyi davranan bir şehirden bahsetmeyi planlıyorum. Çok güzel programlarla karşıladı, güzel yemekler yedirdi ve hayatımızı ne kadar komplikeleştirdiğimizi gösterdi. Bu miniminnoş şehre minnettarım bu sebeple. Onunla ilk tanışmamız “In Bruges” isimli filmle başladı. Bi de tabi bu sayede Alexander the Great ile nefret ettiğim Colin Farrell’e de bir sempati duymadım değil ama bu başka bir konu, hatta bir daha hiç açılmayabilir bile. Neyse, maalesef “In Bruges”ü ilk seyredişimde çok eğlenerek başlamama rağmen uyuyakaldım, bu kadar Bruges muhabbeti geçmesi baymıştı beni. Orayı ziyaret ettikten sonra ise 2 ay içinde filmi 2 kere izledim (Seyahat arkadaşına not: bu da demek oluyor ki Ekremim bir kere de beraber izleyeceğiz) Annemler Düsseldorf’ta yaşadıkları için ayda 1 kere gidiyoruz. Bana kalsa ben tüm zamanımı Düsseldorf’ta geçirebilirim, ama bazen değişiklik de fena olmuyor. 2,5 saat uzaklıkta Brugge gibi sevilen bir şehir varsa gitmek gerekiyor!

image

Herşey bizde Ekin’le bir akşamda başladı. Genelde arkadaş sohbetlerinde yaa kesin şuraya gidelim şu programı da yapalım diye geyik döner ya, bizde de aynısı oldu. Sonra bi kaç kere daha yapıyoruz, gidiyoruz di mi diye tekrarlandı. Normal bir durumda böyle konuşa konuşa silikleşir ve konu kapanır. Ancak şu anda hatırlayamadığım bir sebepten ötürü bizde öyle olmadı. Muhtemelen Tuğrul uçak biletlerini aldı, sonra Ekin’e biz aldık haa dedik o da ayıp olmasın diye aldı. Bir neyse de buraya koyalım. Bundan sonra hatırladığım sıcak bir yaz günü Ekim ayındaki seyahatimiz için ben otel ayarlamak için çabalıyorum ve Bruges’de şehir merkezinde sadece 1 otel kalmış, orada da 3 oda olması için dua ediyorum, ve tabii webteki fotoğraflarındaki gibi çıkması için. Biz ne olduğunu anlayamadan böylece otel, uçak ayarlanmış yolculuğumuz da kesinleşmiş oluyor. Gerçi booking.com’da refundable oda farkı ödesem mi ödemesem mi ikileminde de kalmadım değil. Genelde son haftasına kadar gideceğim seyahatle ilgili heyecanlanmam, kötü birşey olur filan diye. Bu sefer de aynı kuralı uyguladım. Ama sonra o kadar heyecanlıydım ki 5 gün kala valizim hazırdı! Eşeğimizi sağlam kazığa bağlayalım dedik ve bayram tatili olduğundan yola erken çıkalım dedik. Bu sayede uçağın kalkmasına 4 saat kala lounge’a yerleştik! Artık birşey olamaz, gidiyoruz!! Düsseldorf faslını hızlı geçiyorum çünkü o inşallah başka bir postun konusu olacak. Bruges, Düsseldorf’a 2,5 saat uzaklıkta ve ben araba yolculuğundan nefret ediyorum. Küçükken uçaktan korktuğum için arabayla yolculukları tercih ettiğim ve hep ev-okul arası çok uzak mesafede olduğu için arabada o kadar çok zaman geçirdim ki galiba hakkımı tüketmişim. 12 saatlik yolculuklardan 45 dakikayı zor çıkartan birine dönüştüm. 2,5 saatin su gibi akacağını umuyordum ama otobandaki kazılar ve otel seçimi konusunda annemin bana olan sonsuz (!) güveninden kaynaklanan baskısı yüzünden birazcıcık zorlanarak geçirdim. İlk 1 saat çeneme vurdu 2. saatten sonra da arabanın yanında koşsam daha hızlı giderim bence düşüncesi ağır bastı. Hele varmamıza kilometreler kala hala kırsal kesimden çıkmamamız annemin bir daha mutlaka oteli kendim seçicem, çok kötüyse başka otele geçeriz nolcak söylenmeleriyle stresim tavan yaptı. Neyseki birkaç dakika sonra şehir surlarından akabinde de otele girdik de sesi kesildi!

image image image

Hele detaylara inince herşey daha da güzelleşiyor:

 

IMG_0001image image

Bizi daha ilk görüşte kendine aşık eden bu güzel otelin ismi La Suite. Genç karı koca Henk ve Veronique işletiyorlar. Hatta işletmekle kalmıyorlar her işiyle kendileri ilgileniyorlar. Çalışan olarak tek gördüğümüz kişi otel sahibesiydi. Eşinin aynı zamanda bir Michelin yıldızlı restoranı var, sokağın hemen karşısında (Restaurant le Sans Cravate). Otelde yer ayırtırken size tavsiyem restoranda yemeğin de olduğu paketi seçin, pişman kalmazsınız. Otelin otoparkı da mevcut, o sebeple ayrıca da çok kolay. Arabayı park edip eşyalarımızı içeri aldıktan sonra Veronique bizi birer kadeh şampanya ve makaronlarla karşıladı. 4 odalı otelde odaların ismi farklı üzümlerden seçilmiş; Pinot noir, riesling, syrah ve sauvignon blanc (4 oda hatırlıyorum ama web sitesinde 3 odadan bahsediyor, 4 odanın resmiyle. Biraz kafam karıştı). Bize ikram edilen makaronlar da bu üzümlerin karakteristiğinden ilham alınarak hazırlanmış, odamızın ismine uygun olanları bir güzel yedik. Otelin dekorasyonu, etrafta Veronique’in yapmış olduğu heykellere ağzımız açık bakarken bir de bu ikramlar keyfimizi iyice yerine getirdi. Otele çoktan aşık olmuştuk bile! Odalar da oldukça geniş, çok güzel tasarlanmış. Ancak tek hoşumuza gitmeyen konu, şu aralar çok moda olan ve benim bir türlü alışamadığım tuvaletin sadece bir camın arkasında olması fikri. İnsan biraz mahremiyet arıyor canım! Bir de yani Brugge en romantik şehirlerden biri diye lanse edilirken, bu ne perhiz ne lahana turşusu?! Odalara eşyaları bırakıp birşeyler yemek için Veronique’e tavsiye soruyoruz ve gerçekten ne şanslıyız! Çünkü gastronomi festivali var. En iyi restoranları bir meydanda en güzel tabaklarını sunuyorlar. Siz de jeton alıp istediğinizi yiyip içebiliyorsunuz. Michelin yıldızlı restoranlar da var. Bir taraftan dj de müzik yapıyor. Ana baba günü. Tek tek gitmeye kalksak 15 günde gidemeyeceğimiz restoranlar ayağımıza geliyor. Bruges bizi çok güzel karşıladı!

Processed with VSCOcam with c1 preset

Kookeet 2015 26-27-28 Eylül’de olacakmış. Gastronomi meraklılarına duyurulur, kaçırılmayacak bir etkinlik! Otel sahibi Henk’in restoranı Sans Cravate da katılmıştı. Böylece restorana gitmememizin ayıbını azıcık da olsa hafiflettik. Yaptığı kuzu en favori tabaklarımızdandı. Otele dönecek olursak, sabah kahvaltımızdan bahsetmek istiyorum. Kapıdan girer girmez Veronique elimize kağıtlar tutuşturdu, kahvaltı kişiye özel hazırlanıyor ve bir gün önceden seçmeniz gerekiyor diye. Ben de amma pimpirikliler, Avrupa kahvaltısı zaten dandirik bişey olur diyip ham&cheese’i ve sütlü kahve seçeneğini işaretleyip çok da üzerinde durmadım. Yine herşey beklentimizin çok ötesinde kaldı! (Ki bu sefer beklentilerimiz hiç de düşük değildi!)

Yemeklere geçmeden önce masaların tasarımına da değinmek istiyorum. Yanımızda bir mimar da olduğu için böyle detaylar da ilgimizi çekmeye başlıyor çünkü. Masalar lego gibi yapılmış, kalabalıklaştıkça birbirine ekleyerek birleştirebiliyorsunuz. Tabak ve bardakların hepsi özel el yapımı. Aynı zamanda da satılıyor. Biz hatıra olarak birkaç birşey aldık. Bardaklara özellikle bayıldım, incecik ve cappucino için ideal. Yemek odasına bir vitrin koyup sergilemişler herşeyi.

IMG_0004

IMG_0007

 

Masamıza tam söylediğimiz saatte kurulduk. Merakla bekliyoruz. Bu arada mutfaktan çocuk sesleri geliyor, kapı açıldığında bir de yavru kedi görüyoruz. Otel sahiplerini tekrardan takdir ediyoruz. Her işi kendileri yapıp 2 tane de çocuk yetiştirmek, helal olsun.

İlk olarak şefin ikramı olarak greyfurt dilimleri geliyor. Fıstık yağında marine edilmiş. Aaa iyimiş diyorum ama bu kadar, alt tarafı greyfurt ne de olsa. Sonraki gelişinde Veronique masamızı donatmaya başlıyor. Ama ne donatmak. Herşeyi bir kenara bırakın, sunum fevkalade. Ekmek ve croissantları koydukları kağıttan sepetler, yumurtaları sıcak tutsun diye el örgüsü kılıflar… Herşey o kadar güzel ve lezzetli ki. Annem ve Tuğrul için croissant uzmanı diyebilirim. İkisi de yediklerimiz arasında en iyisi diyor. Allahtan porsiyonlar büyük herkes birbirinin yemeğine atlıyor. Annem neyseki fedakarlık gösterip yumurtasını bana veriyor, çünkü arka bahçedeki tavuklardan gelen bu yumurtayı kaçırmam çok üzücü olabilirdi.

IMG_0010

 

Kahvaltı bizi resmen kendimizden geçiriyor ve bir kez daha üzülüyoruz keşke restoranlarına da gitseydik diye. Güzel havada bahçeye çıkıyoruz ve arka bahçeyi dikizlemeye başlıyoruz çünkü bu aile hakkında daha çok bilgi sahibi olmak için ölüyoruz! O zaman bahçedeki tavuklar ve yetiştirilen taze otlar, domatesleri görüyoruz. Oteldeki en basit şeyler bile büyük bir emek ve zanaat ürünü.

IMG_0016

IMG_0017

 

Önü, yanı, arkası, içi, dışı ayrı güzel otelimizde konaklamamız böylece sona eriyor. İyi ki tüm oteller doluymuş da booking.com karşımıza bu oteli çıkarmış. Siz de eğer yer bulacak kadar şanslıysanız mutlaka bu otele gitmenizi tavsiye ederim!