Takip Et:

Azzurro

Foodie Blog’um genel olarak sıkıcı mesai saatlerinde okunuyor.

Ben de bari siz kurumsal okuyucalarıma bir iyilik yapayım dedim, şöyle güzel bir tatil yazısı yazayım, güzel hayaller kurmanızı sağlayayım ofisinizden.

Tıklatanlara da bu kadar bir yararım dokunsun bari.

Uzun zamandır seyahat yazısı yazmıyorum, İstanbul’da sıkıştım kaldım, eski seyahatlerden de ne yazayım bilemedim.

Önümüzdeki ilk resmi tatil bu kadar uzaklardayken, bari en azından biraz tatil sohbeti yapalım dedik arkadaşlarla, gitsek nereye gideriz diye..

Tam o sırada Alper’den canhıraş (!) bir çığlık geldi; ”Yeter artık hep Roma, Paris, Londra (sanki devamlı oralardayız) sıkıldım buralardan, kimsenin bilmediği ufak bir kasabaya gitmek istiyorum, Oviedo, Bourgogne gibi!”

Bu sebeple Azzurro isimli post’umu Alper’e ithaf ediyorum.

İstikamet ”Cinque Terre”!

Kuzey İtalya’da Ligurya Bölgesi’nde bulunan La Spezia’ya bağlı 5 küçük, sevimli sahil kasabası.

Floransa’da yaşadığım sırada kuzenimden ne kadar muhteşem bir yer olduğunu duyunca gitmezsem olmazdı. Eşlik edecek birini bulmak kalıyordu geriye. Hakan da taa Londralar’dan beni ziyarete gelince bu eksik de tamamlandı.

İtalya’nın Türkiye’yi aratmayan çılgın sürücülerinin arasında 2,5 saatten sonra La Spezia’ya ulaşıyoruz. Cinque Terre için ana yoldan çıkınca da çılgın sürücüleri arar duruma geliyorsunuz. Yollar o kadar dar ve virajlı ki, gidiş-dönüş yol olamayacağını düşünüyorsunuz. Zaten o noktada küçük ipuçları aramaya başlıyorsunuz, bi csi edasında ”tamam yaa tabelalar bize dönük kesin yol bizim” diye bu küçük tespitten dolayı gururlanırken buluyorsunuz kendinizi. Ama panik yok, dikkat var çünkü çift yön yol, sağınızdaki uçuruma ve solunuzdan gelen araca dikkat!!

Biraz fazla abarttım farkındayım ama bu uzun (bir ucundan öbür ucuna yürümenin 20 dakika olduğu bir şehirde geçen uzunca bir zamandan sonra 2,5 saatlik yol bir hayli uzun geliyor, halbuki İstanbul’da rush hourda trafikte olunca normal bir süre) yolun sonunda geldiğimiz yerin bende yarattığı efekti sizde de bir şekilde oluşturmam gerekiyordu.

Önce havaya girmek için müziğimizi ayarlayalım lütfen. İlk fotoğrafımızdaki mavilik bize ilham versin.

Adriano Celentano’dan Azzurro, ritmi de keyfinize keyif katsın corporate dostlarım!

Azzurro,

Il pomeriggio troppo azzurro

E lungo per me.

Gelelim bu Cinque Terre’deki durağımıza: Manarola!

Ligurya Denizi kıyısında kayalıklar üzerine kurulmuş bu küçük kasaba bu kadar güzel otantikliğini kaybetmeden muhafaza edilebilirdi. Tipik italyan mimarisi yüzyıllar boyunca modernleştirilmeden günümüze kadar gelmiş. Gözünüzü rahatsız edecek tek bir yapı yok. Aslında son derece basit, dipdibe ve bitişik binalar, rengarenk boyanmış ancak hepsi o kadar bakımlı ve sempatik ki muhteşem deniz manzarasından ziyade evlere bakmak istiyorsunuz.

Bu fotoğrafın çekildiği noktadan size bir de deniz manzarası vereyim de hangisini izleyeyim derken ne kadar aptala döndüğümüzü tahmin edin.

Çukurda yerleşim birimleri bir arada görülürken tepelerde de üzüm bağları ve zeytinlikler var. Ancak ilgi çekici hale getirmek için çok şeker bir şekilde süslemeler yapmışlar.

Hep dışarıdan foto verdik biraz da bu sempatik yerin sokaklarından verelim.

Siz gökyüzünün masmavi, havanın günlük güneşlik olduğuna bakmayın; Kasım ayında gittiğimiz için yollar bomboş, kepenkler inik ve sandallar karaya çekilmiş bir halde. Durum böyle olunca etrafta birkaç turist dışında çok da fazla insan olduğunu söyleyemeyeceğim. Dükkanlar ve restoranların da tamamı açık değil, o sebeple araştırdığımız yere değil de İtalyanlar’ın gırtlaklarına düşkünlüklerine güvenip rastgele (en dolu olan yer diyelim) bir restorana giriyoruz. Deniz kıyısında değil de daha içerlek olan ana cadde üzerinde bulunan Trattoria Locanda : Il Porticciolo bizim hevesimizi boşa çıkarmıyor ve son derece muhteşem bir restoran çıkıyor.

Bölgenin (Liguria) favori yemeği pesto sosu olsa da açıkçası böyle bir sahil kasabasında balıktan başka birşey yemek pek de içimden gelmiyor. Biz de seçimimizi bu yönde yapıyoruz. Aradan neredeyse 3 sene geçmesi sadece yemeklerin isimlerini hafızamdan siliyor, tatlarını asla!

İlk başlangıcımız karides kokteyli, çok fazla pişirip de öldürmeden, kütür kütür bırakılarak hazırlanmış. Sosa bulanmadan kenardan sarkıtarak servis yapılması da sosun içinde kaybolmasını engellemiş, sos opsiyonunu size bırakmışlar.

O zamanlar blogum olmadığı için fotoğrafını çekmek geç aklıma gelmiş olsa da bu yarısı yenmiş karışık deniz mahsulleri tabağını sizlerle paylaşmadan duramayacağım. Ahtapot salatası, midye marine ve sardalya hatırladıklarım arasında. Ahtapot salatası çok küçük doğranmış olduğu için çok favorilerim arasında değildi ancak o bölgenin bir başka spesiyalitesi olan ançuez (acciughe italyancası, açuge diye okunuyor ve belki de Floransa’da çok fazla duyduğumdan kelime olarak çok komik gelir, o zaman size bir de acciughe funny fact vereyim, Orta Çağ’da tuz, fakir Floransa için oldukça büyük bir lüksmüş. Bu boşluğu gidermek için de yemeklerine ançuez koyarlarmış, böylelikle tuz ihtiyaçlarını karşılamış olurlarmış. Bu sebeple Toskana tariflerinde çok sık karşınıza çıkabilir) oldukça lezzetliydi.

Gelelim ana yemeklere.

Hakan’ın tercihi ızgara deniz mahsulleri oldu.

Herşeyden önce şunu belirtmek istiyorum, eğer bu yazıyı okuyan lokantacılar varsa diye, gördüğünüz gibi balıklar kırmızı pul bibere bulanmamış!!

Kebapçıdan bozma balıkçılarımız gittikçe çoğaldığından ben de bu duruma sık rastlar oldum. Yapmayın etmeyin o canım ızgara balıkları bir kez de siz öldürmeyin. Bakınız burada üzerinde eser miktarda maydanoz görüyorsunuz, onun dışında jülyen kesilmiş sebzeler dışında yabancı bir madde yok. Çünkü balık güzel bir şekilde pişirildiğinde o kadar lezzetli olur ki onu destekleyecek ek bir malzemeye ihtiyaç duymazsınız. İşin hünerli kısmı da o şekilde pişirmek tabi. Bakınız bu küçük lokanta bunu ne kadar da güzel bir şekilde başarmış.

Benimki oldukça bulanık çıkmış o sebeple ne olduğunu açıklamam şart yoksa oralara gidip spaghetti napolitana yemişim gibi durabilir. Halbuki, kerevitli spaghetti tercih ettim. Makarnası o kadar bol ki kerevitler içinde kaybolmuş. Makarna tabiiki ”al dente”, kerevitler de son derece lezzetli. Bir de benim tercih ettiğim ve sık olarak pişirdiğim deniz mahsullü spaghetti gibiydi, zeytinyağında sarmısak öldürülür, balıklar atılır içine beyaz şarap dökülür ve pişirilir sonra da küp domatesler atılır (ya da italyanların passata dediği domates püresi), spaghettiyle karıştırılır ve üzerine ince kıyılmış maydanoz serpilir. Deliciosa!

İkinci resimde dikkat edince gördüm spaghetti degilmiş, linguiniymiş. Ama olsun o da kabul edilebilir!

Lezzetli yemeğimizi bitirip sahile iniyoruz. Ufak bir yürüyüş yapıp kayalıklara geçiyoruz, güneş o kadar güzel bir şekilde vuruyor ki insan biraz uyuklamak istiyor. Biz onun yerine biraz daha fotoğraf çekmeyi tercih ediyoruz.

Bu 5 kasaba arasında bağlantı çeşitli yollardan yapılmış. Birçok yürüyüş parkuru var, zeytinlikler ve de üzüm bağlarının içinden yürüyorsunuz. Sentiero Azzurro, Via del’Amore gibi romantik isimler vermişler. Baştan uyarayım çok da kısa bir yol değil, bir uçtan öteki uca yürümek istediniz mi 10 km tutuyor haberiniz olsun. Biz zaten duyunca kısıtlı zamanımızı da göz önünde bulundurarak diğer seçenekleri araştırmaya başladık hemen.

Herşey düşünülmüş bir de tren konduruvermişler tembel gezginler için. Uçurumun kenarında genellikle tünellerin içinde ama çıktıkça muhteşem bir manzaraya maruz kalarak seyahat ediyorsunuz.

Manarola’da trene ulaşmak için bir tünelden yürüyorsunuz.

…and the light at the end of the tunnel is…

Trenle gitmek her ne kadar çekici gelse de güneşin batışını görmek aslında ne kadar çok zaman geçirdiğimizi anlamamıza yetti. Treni kullanmak bize biraz daha zaman kaybettirecekti o sebeple arabayla gitmeyi tercih ettik, en azından oraya kadar gitmişken 5 kasabadan birini daha görmüş olacaktık ve direk olarak dönüş yoluna çıkabilecektik.

Böylelikle atladık arabamıza ve Vernazza’ya doğru yola koyulduk.

Yolda birkaç tane daha manzara resmi çekmesek olmazdı zaten.

Vernazza’ya yolculuk böylece başlamış oluyor. Aradaki mesafe çok kısa gibi gözükse de (Yalnız neden daha yakındakilere değil de Vernazza’ya gittiğimizi hatırlamıyorum, herhalde resmini görüp orayı beğenmiştim diye tahmin ediyorum) virajlı yollarda ilerlemek bir hayli vaktimizi alıyor o sebeple ancak karanlıkta varabiliyoruz.

Arabayla tam merkeze kadar gitmeye izin yok, tepelerde bir yerde arabayı bırakıp zifiri karanlık orman yolunda bir hayli tırsarak yürüyoruz. Ne kadar tırsmış olduğumu da sizlerle paylaşmak istemeyeceğim o zaman başımıza bir iş gelirse son bir not bırakmış olalım zihniyetiyle çektiğimiz videoda gördüm de hatırladım iyi oldu.

Karanlık havada gezmek kulağa çok hoş gelmiyor ancak oldukça farklı bir ortam yaratmıştı. Manarola’da şahit olduğumuz onlarca rengin muhteşem uyumu yerine loş bir sokak aydınlatmasının size izin verdiği ölçüde fikir sahibi olabiliyordunuz.

Zaten önceki gezimizden karnımız oldukça tok olduğu için pek bir foodie tavsiyede bulunamayacağım. Biz Vernazza’yı gezip, bir kafe (ya da caffe)’de oturup yol için enerji kahvemizi içmeyi tercih ettik.

Fotoğrafları da ihmal etmedik tabi..

Günün her saatinde öyle farklı bir güzelliği var ki İtalyanlar’dan nasıl oluyor da bu kadar çok artist çıkıyor anlıyor insan. Bu güzel ortamda insan ressam, şair, yazar vs. olmasın da ne olsun?!..

1997’de Dünya Mirasları Listesi’ne alınan Cinque Terre’yi görünce (İtalya’da toplam 39 tane bulunmakta, Floransa ve Roma’nın tamamı da buna dahil), Türkiye’dekilerin ne halde olduğunu düşünmeden edemiyorum. Bizde en son 1998 yılında Truva listeye girerken İtalyanlar 2009 yılında 39. eserlerini kabul ettirmişler. Halbuki tarihi açıdan neyimiz eksik? Fazlamız bile var belki ama estetikten mahrum, kıymetbilmez, kuraltanımaz insanımız da cezamız olmuş.