Takip Et:

Garipçe

Bu bayram pek sessiz sedasız geçti.

Sonu bomba gibi geldi gerçi.

Uğursuz tarih işte ne olacak..

Neyse biz bayrama geri dönelim.

Ekibimizin bayramda boş duracağını zannetmiyordunuz herhalde! İlk durağımız İstanbul’un öteki ucunda Arıköy. Hakanlar’da mangalımızı yapıyoruz. Keyifli bir gün geçiriyoruz, ertesi sabah kahvaltı deyince de İstanbul’a uzak ama Arıköy’e yakın olan Garipçe oluyor istikametimiz.

Bir türlü gidemediğim ama hep methini duyduğum bir huzur mekanıydı. Kayalıkların arasına sıkışmış, Karadeniz’e bakan, onun çılgın dalgalarıyla ıslanan küçük kasaba. Yolda giderken de bu beklenti içindeydim. Zaten ufak ipuçları da gözüme çarpmıyor değildi..

Yeşilliklerin içinden ilerliyoruz, hava yine pek de iyi değil. Rüzgarlı ve kapalı, tam Karadeniz havası. Evler etkilemese de yeşillik hoşumuza gidiyor. Havadan, yeşillikten başka ne bize Karadeniz’i anımsatır?

Mesela bir taka..

Biz denizde bekliyoruz ama yolun kenarında olması da oldukça sempatik bir hava katmış. Beklentiler gittikçe artıyor, kumların üzerinde kahvaltı etmeyi bekliyoruz hepimiz.

Ama o da ne? Bu nasıl bir kalabalıktır böyle! Arabalardan ötürü denizi görmemiz mümkün değil, ne kumların üzerinde kahvaltısı.

Bizde de hata var bayramın son günü, hem de bir cumartesi günü gidince tabi insanın huzurlu ufak balıkçı köyünü beklemesi abes kaçıyor. Keyfimiz de kaçıyor tabi.

Biz denizi görmek istiyorduk, arabaları ve insanları değil.

Kaderimize küsüp, geri sıralarda yerimizi alıyoruz. Öyle bir curcuna ve karışıklık var ki oturmamızla birlikte sucuklu yumurtayı masamıza koyuyorlar, biz de başka masanın mı değil mi pek umurumuzda olmadan yiyoruz.

Açık söylemek gerekirse buradaki kahvaltı olayını pek sevmedim, ama bunun sebebi bu sene gittiğimiz sayısız kahvaltının sonunda bu öğünü sevmediğimi, peyniri de en çok şarabın yanına yakıştırdığımı farketmem de olabilir. Bu yüzden Alper’e soruyoruz “Sevdin mi?”, cevap “Hayır bir numarası yok” olunca anlıyoruz ki asıl vurucu manzaraymış.

Açık büfe kahvaltı, yumurta ve eritilmiş peynir bizde yeterli etkiyi yaratamıyor.

Ama herşeye rağmen ortam daha sakin bir gün için umut verici, belki öyle bir günde biz de daha keyfine varabiliriz herşeyin.

Çıktığımızda arabaların arasından geçen inekler, yolun kenarında satılan dut pekmezleri, tarhanalar ve erişteler bize buranın köy olduğunu hatırlatıyor. Hele bir de en sempatik evini yıkık dökük de olsa görünce insan bir hayli üzülüyor buranın 3. köprü ile tarumar olacağına..